logo

Lalezarforum » GÜNCEL KONULAR VE MUHABBET » İslam ve İnsan » Tasavvuf
--- Tasavvuf Sözlüğü
Kullanıcı Adı:  
Parola:     
    Giriş Üye Ol Yardım Üye Listesi Takvim Yeni Mesajlar Arama
Kayıt Olabilmek İçin Kutucukların İşaretini Kaldırmayın
Hızlı Kayıt Ol
Kullanıcı Adı Şifre Şifre Tekrar Email Email Tekrar



Bu Konuyu Görüntüleyenler
Konu Kapalı  Konu Gönder 
Sayfa (2): « İlk < Geri 1 [2] Son »
Konu Görünümü | Doğrusal Görünüm
Tasavvuf Sözlüğü
Yazar Mesaj
Derbent
Administrator
*




Üye Bilgileri
Mesaj Sayısı : 1,574
Üye no : 2
Durum :
 Rep BiLgisi
Rep Derecesi : 13
Rep Ver :

Mesaj: #11
Ynt: Tasavvuf Sözlüğü


*E*


EBCED:Bir hesaplama çeşidi olup, Arap alfabesindeki her harfin bir rakam değeri olduğu kabul edilerek yapılır. Hadiselerin vuku zamanını tesbit, cifr veya önemli olaylara tarih düşürme işleminde kullanılır. Kamusun verdiği bilgiye göre, Ebced, Hevvez, Huttî, Kelemen, Safas ve Karaşet Medyen ülkesini yöneten altı kralın adıdır. Bunlar Şuayb (a)ın kavmindendiler. Bu altı kralın başında yönetici olan ve ilk sırayı işgal eden kişi, Kelemen idi. Şuayb (a) kavminin helakinde, bunlar da aynı akıbete uğramışlardır. Arapça yazım harflerinin ilk olarak bu altı kişinin isimlerinin harflerince tesbit edildiği kaydedilir. Ebcedin esas adının Ebûcad olduğu, harf tekrarlanması sebebiyle, kısaltılarak Ebcede dönüştürüldüğü rivayet edilir. Bu altı isme sonradan Sehaz ve Dazıgilen eklenmiştir. Bu altı ismin, şeytan yahut haftanın günlerinin adı olduğu da söylenir.
Ebcedin nümerik olarak değerlendirilmesi şu şekildedir:
Elif : 1,
Be: 2,
Cîm: 3,
Dal:4 = EBCED
He: 5,
Vâv: 6,
Ze: 7 = HEVVEZ
Ha: 8, Ti ): 9, Yâ : 10 = HUTTÎ
Kef : 20, Lam : 30, Mim : 40, Nün : 50 = KELEMEN
Sin : 60, Ayın : 70, Fe : 80, Şad : 90 = SAFAS
Kaf : 100, Râ : 200, Sin : 300, Te : 400 = KARAŞET
Se : 500, Ha : 600, Zel : 700, = SEHAZ
Dat : 800, Zı : 900, Gayın : 1000, = DAZIGİLEN
Hemze : ve A (l) da bir (1) sayılır. Farsçadaki çe, je, Arapçadaki cim ve ze gibi, farisî kefi ile sağır kef, Arapçadaki kef gibi rakamlandırılır.

EBED : Arapça, sonsuzluk daimîlik manasında bir kelimedir. Sufiyyeye göre ebed, Allahın isimlerinden biridir. Ezel ve ebed arasındaki fark şudur: Ebed, sonu olmayan; ezel, başı olmayan demektir. Abdülkerim Cîlînin "el-İnsanul-Kâmil" adlı eserinde şöyle bilgi verilir: "Allahın ezeliliği, ebediliğinin aynıdır. Çünkü geçmiş ve gelecek denen iki göreli taraf, Zât-ı akdes-i ilâhîsinden münkati ve kendisi li-zatihî bekada münferiddir. Evveliyet denilen izafetin, Zât-ı Sübhanisinden inkita ile tahakkuk-ı evveliyetten evvel mevcut olmasına ezel, âhiriyyet denilen izafetin inkıtaıyla âhiriyetten sonra gelen ebedin mevcud olmasına ebed denildi".

EBHERİYYE : Erdebiliyyenin kollarından biridir. Kurucusu Ebû Reşid Kutbüddin Ebû Bekr b. Ahmed b. Muhammed el-Ebherî (ö. 573/1 177)dir. Ebherde doğan Kutbüddin, Merağada yetişti. Azerbaycan ve Semerkanda seyahat etti. Şeyhi; Bağdadda yaşayan, Seyyid Ebun-Necib Şeyh Ziyâüddin Abdülkâdirdir.

EBNÂ : Arapça oğullar demektir. Dünya için çalışanlara, ebnaüd-dünya; âhiret için çalışanlara ebnaül-âhire denilir. Her ikisi için çalışanlara ebnâül-mecmû denir. Ebnâül-Ahvâl: Hallerin etkisi altında kalan ve ona göre hareket edenler. Âbâül-Ahval: Hallerin etkisi altında kalmayan, onları kullananlar.

EBR : Farsça, bulut anlamındadır. Çalışma ve çabalama ile müşahedeye ulaşmaya sebep olan perde. Mecazî olarak rahmet, ihsan, lütuf.

EBRAR: Arapça, iyiler demektir. Allahın sevgili, iyi kullan için kullanılan bir tabirdir. Ahyâr kelimesi ile aynı mânâya gelir, abdal kelimesi ile de mürâdif olduğu söylenir. Mukarrabûn derecesinin altındadır. Bu gruba mensub olanlar ikiye ayrılır: Allah bir kısmını, kullarına iade etmiştir, onlar arasında yaşar, onları irşad eder. ikinci grubu ise, Allah kullara iade etmemiş, kendisiyle meşgul etmiştir. Hiyerarşik rical sıralamasında bunlara, "yediler" denir. Bu ikinci grubun akıl gemisi, vahdet denizinde, gayb vâridatlarıyla boğulmuştur: "Bunlara uyulmaz, ancak inkâr da olunmaz". Birinci grup, hizmet ehlidir. Halk ile meşgul edilmiştir. Bu nedenle, vücutlarını şâir halkın istirâhatine sebep kılmışlardır.

Fırak-ı hüsnüne takat getirmeyüb Yahya
Yolunda baş verüb oldu güzide-i ebrâr.
Şeyhül-İslâm Yahya
EBRU: Farsça, kaş anlamında bir kelime. Sâlikte vuku bulan kusur nedeniyle, derecesinin düşmesi ve ihmâle uğraması. Zât-ı Kibriyayı örtmesi ve varlık âlemini süslemesi nedeniyle, sıfatlara da ebru (kaş) adı verilir.

EBSAT-İ MEVCUDAT: Arapça, varlıkların en basiti. Akl-ı evvel.

EBÛ HARRAZİYYE: Fasta, Ebû Harrâz tarafından kurulan bir tasavvuf okulu.

EBUS-SUUD EFENDİNİN TORUNU : Çok dindar, dünyaya rağbet etmeyen salih insanlar için kullanılan bir tabirdir. Osmanlılar devrinde şeyhül-islam olan Ebus-Suud Efendi, bu özellikle tanındığı için, dindarlıkta ileri gidenler hakkında kullanılan bir tâbir olmuştur.

EBUL-VAKT: Arapça, vakte sahip, vaktin babası demektir. Vakit ve halin etkisi altında kalmayan sufîler hakkında kullanılır. Bu gruba mensub olanlar, telvîn ehli değildir. Telvîn ehline yani halin etkisi altında kalanlara, "ibnul-vakt" denir. Ebul-vakt bunun aksine "temkin" ehlidir. Bkz. Ebnâ

EBÛ-VEFÂİYYE: Rifâiyyeden Sadiyyenin bir kolu.

EBU YAKUBİYYE: Ebu Yâkub el-Baveysî tarafından kurulan bir tasavvuf okulu.

ECSÂM: Arapça, cisimler demektir. Çeşitli kısımlara ayrılır:
1. Ecsam-ı Tâbîiyye (tabii cisimler) : Keşf erbabına göre, arş ve kürsî
2. Ecsam-ı Unsuriyye (aslî cisimler) : Gökler ve ondaki inceliklerden gayri herşeydir.
3. Çeşitli Tabu Cisimler : Unsurlar ve ondan olan Mevâlîd-i Selâseden birleşip meydana gelen şeyler, doğru hareket yapan basit cisimler.

EDEB: Arapça, iyi ahlak, güzel terbiye, utanma, zarafet, usluluk, insanlara kavlen, filen güzel davranışta bulunmaktan ibarettir. Cürcanîye göre, hatanın her çeşidinden sakınmayı bilmektir. Edebden, şeriat, hizmet ve Hakkın edebi anlaşılır, ilki, dinin zahirine, şekli unsurlarına tam anlamıyla riayet etmek, ikincisi hizmette ileri gitmekle birlikte yaptıklarını görmemek (yani kendine mal edip ucube düşmemek), üçüncüsü Allaha ve kendine ait olanı bilmekdir. Mutasavvıflar, genelde iki türlü edeb kabul ederler: Birincisi şeklî, zahirî edeb ki; ameli riyadan, münafıklıktan, yağcılıktan korumaktır. İkincisi de batınî edebtir ki; kalpteki şehvet, itiraz, irâdede zayıflık vs. gibi olumsuz şeyleri temizlemekten ibarettir. Edebler sünnetleri güçlendirmek içindir. Sünnetler vacibleri, vacibler de farzları güçlendirir. Farzlar ise imanı korumak içindir.

EDEB ERENLERE : Topluluk içinde söylenmesi ayıp bir konu gündeme gelince, bu ifade kullanılır. "Hâşâ huzurdan dışarı, hâşâ huzurunuzdan, sözüm meclisten dışarı " mânâsına gelir.

EDEB-ERKÂN: Erkân Arapçada temeller, esaslar, direkler anlamlarına gelir. Manevî eğitim gören sâlikin, her yerde ve her an, daima kendisini gören, her hareketini bilen Allahı düşünerek ve buna bağlı olarak ağzından çıkan sözlere, yaptığı hareketlere dikkat ederek, edeb üzere bulunmasıdır. Direkler manasına gelen "erkân" sözü de, tasavvuf okulunun usûlü ile ilgili bir terimdir. Her sûfinin, bu konuda da bilgili olması ve ona göre hareket etmesi, kendisinden beklenir. Edeb ve erkân konusunda hatalı davrananlara "edeb, erkân bilmez" ifadesi kullanılır. Halk arasında da lafını sözünü bilmez, patavatsız, laubali davranışlı kimseler için yine bu tabirin kullanıldığını görmekteyiz.
EDEB YA HÛ: Edeb, tasavvuf okulunda önemli bir husustur. Edeble davranma, canlıya, cansıza, insana, hayvana, her şeye, herkese yapılmalıdır. Mutasavvıflar cansız varlıklara, bir tür dirilik atfederler (pan-bioism). Bu sebeble, cansız varlıklara da edeb üzere davranırlar. Mesela kapı çarpılarak gürültü ile örtülmez, yavaşça örtmek gerek. "Kapıyı kapat veya kapattım" denmez, Allah kimsenin kapısını kapatmasın, "kapıyı ört" yahut "sırla" demek gerekir. Lamba, mum, elektrik söndürmek yerine "lambayı, elektriği dinlendirmek" veya "sırlamak" gibi tabirleri kullanmak, edebe daha uygundur. Sûfinin tabiata karşı olan bu tavrı, ona canlı bir insan varlığı gibi muamele etmesi, çağımızda ekolojik felaketlerin önlenmesi yolunda, bir anahtar rol, yahut kılavuzluk görevi üstlenemez mi? Uzayın bile kirlendiği böyle bir dönemde, tabiat varlığını korumakta, tasavvufun ekolojik açıdan olumlu tavır alışı, en azından üzerinde düşünülmesi gereken bir alternatiftir. Mesela, ses kirlenmesi ve bunun insan fizyonomosinde sebep olduğu rahatsızlıklar, ilim-teknik ve tıp dergilerinde sık sık gündeme gelir.Tasavvuf yolunda, bir sûfinin başkasına hafif sesle hitab etmesi; yerin de canı vardır düşüncesiyle, yerde gürültü yapmadan yürümesi; sessiz hayatın tefekkürü arttırmadaki olumlu rolüne bağlı olmak üzere, az konuşmak gibi pratik öğeler; günümüzde, hafif bir hızla seyreden trafikte araçların klakson ve motor gürültüsünün azalması; sadece duyabilecek kadar az bir sesle radyonun, televizyonun dinlenmesi; homurtu yüklü fabrikaların, insanların yoğun olarak yaşadığı yerlerden uzaklara kurulması şeklinde, yeniden yorumlanabilir. Tasavvufî edebler cümlesinden olmak üzere şu uygulamalar zikrolunur: Kapıdan içeri girer çıkarken sırt çevrilmez, bunun için ayakkabılar hep içeri yönelik, hatta mümkünse burun kısmı Kabeyi gösterecek şekilde yerleştirilir; uyuyan kimsenin uyarılması icab ederse, yastığına hafifçe vurularak hafif bir sesle "agâh ol erenler" denilir ve bu şekilde heyecanlandırmadan uyandırılır, yemek yerken ağız şapırdatılmaz, eşyalar canlı imiş gibi saygılı ifadeler kullanılır; çay, kahve, içerken höpürdeterek içilmez; bardak, tabak bir yere konulurken sert hareketlerle değil, yavaşça ve sessizce, bir nevi nezaket üslubu içerisinde konulur; gülmeler yine kahkaha şeklinde değildir. Tasavvuf yolunun yolcusu nazik ve kibar insandır. Onu bu şekilde davranmaya iten motiv, "Allahın her an her yerde beraberinde olduğu ve kendisini kesintisiz olarak gözetlediği (ihsan)" bilincidir. Bu husus, şüphesiz Kurandaki çeşitli âyetlere dayanmaktadır: "Her nerede olursanız olunuz, O, sizinle beraberdir" (Hadid-4) . işte bu âyet, bilinç olarak bir müminde yerleşirse, artık o hareketini, yüce bir Sultanın, bir Cumhurbaşkanının huzurunda imiş gibi düzeltmeye çalışır. Bunun tahakkuku için, bir insanda "Allah ile beraber olma"nın bilinci, mutlaka bulunmalıdır. Tasavvuf; bağlılarına, Allaha vuslat dediğimiz "Allah ile beraber olma" bilincini verme iddiasında olan ve tatbikî yönü ağır basan, laf üretmekten hoşlanmayan bir disiplindir. Hedefi de, cennet veya cehennemin motive ettiği İslâmî bir hayattan ziyade, Allahı sevmek ve Onun rızasını kazanmaktan kaynaklanan derûnî bir takva yaşantısıdır. İşte sözünü ettiğimiz bu bilinç, tekkelerde her yerde göze ilişecek şekilde, müridlere levhalar halinde yazılı olarak hatırlatılırdı: "Edeb yâ Hû".

Edebdir tâc-ı Rabbani
Komazlar her başa ânı
Olagör Gaybî ruhanî
Edeb gözle, edeb gözle.
Gaybî Sunullah

EDEN BULUR, İNLEYEN ÖLÜR : Herkes ne yaparsa, onun karşılığını mutlaka görür, herkes ektiğini mutlaka biçer, kimsenin yaptığı kötülük yanına kalmaz, manasında kullanılan bir atasözüdür.

EDHEMİYYE: ibrahim Edhem tarafından kurulduğu söylenen bir tasavvuf okulu. İbrahim Edhemin tam adı şu şekildedir: Şeyh İshak İbrahim b. Edhem b. Süleyman b. Mansur el-Belhî (öl. 166/783-4).

EDHEMÎ TÂC: Dört terkli bir tacdır. İstiğnânm (yani Allahdan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymamanın) sembolüdür. Bilindiği gibi ibrahim Edhem, önceleri Belh sultanı idi. Sultanlık tacını terk edip derviş olmasından kinaye olarak, bu isim verilmiştir. Sarığın her dilimine, terk adı verilir.

EDİYYE-İ MESÛRE: Arapça. Hadislerle sabit olan dualar için bu ifade kullanılır. Evrâd. Tasavvuf yolunun yolcuları, Hz. Peygamber (s)den naklen intikal etmiş dualara rağbet ederler ve bu duaları, her gün evrad olarak okurlar. Bu, Rasulullah (s)a ittibâdan kaynaklanan bir husustur. Buna bir örnek olarak şu duayı gösterebiliriz: "Allahım faydası olmayan ilimden, huşu duymayan kalbten, doymak bilmeyen nefisten, kabul olmayan duadan ve bu dört şeyden Sana sığınırım". Amin.

EDVÂR-I VÜCÛD: Arapça. Varlık devirleri. Varlığın, kendisi için mümkün olan kemal çizgisinde yükselmesi ve sonuçta ilkelerin ilkesine geri dönmesi. Varlık yukarıdan aşağıya iner (kavs-i nüzul). Bu iniş, bir yarım daire şeklinde düşünülür. Sonra varlık, aşağıdan yukarıya doğru çıkar. Bu çıkış da, bir yarım daire olarak tasavvur olunur (kavs-i urûc). Bu iki yarım daire, bir tam daire meydana getirir. Böylece bir varlık, daireyi dolaştıktan sonra çıkış noktasına döner. Herşey aslına döner. Ondan gelen Ona döner (innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn) "biz Onunuz, yine Ona döneriz" âyetinde (Bakara/156) bu hususa işaret vardır.

EDVİYE: Arapça deva kelimesinin çoğulu olup, ilaçlar anlamındadır. Edviye makamları şunlardır: İhsan, ilim, hikmet, basiret, firaset, tazim, ilham, sekînet, tumanînet, himmet.

EFÂL-İ KULÛB: Arapça, kalb amelleri anlamında bir tamlama. Bunlar.olumlu ve olumsuz iki yönde cereyan eder. Olumsuz olanlar: Hased, ucb, kibr, sûi niyet vs. gibi. Olumlu olanlar: Şükür, rıza, ihlas, mahabbet vs. gibi.

EFENDİLER EFENDİSİ, EFENDİMİZ ALLAH : Efen- di kelimesi Rumca olup, sahip ve malik gibi manalara gelir. Mevtana Celâladdin Rûmî bu kelimeyi şiirlerinde kullanmıştır. Yani onüçüncü yüzyılda bu kelime, Anadolu Türk muhitinde bilinmekte ve kullanılmaktadır. Sufîliğe mensub bir kişi, çağırıldığı zaman "efendim" yerine "eyvallah" derdi. Yanılıp da "efendim" derse, çağıran "senin efendin ben değilim" manasında olmak üzere, "efendimiz Allah" diye karşılık verip onu ikaz ederdi. "Efendiler efendisi" ifadesi de, herşeyin terbiye edicisi ve yegâne sahibi, maliki olan Allahu Teâlâ hakkında kullanılırdı. Efendi kelimesi üzerinde teşekkül etmiş bazı deyimler, şunlardır: "Efendi adam" : Nazik ve kibar kişiler için kullanılır. "Efendiye gel" : Bu ifade, kendisinden beklenmedik ince bir hareket görülen kişiler hakkında söylenir.

EFRÂD: Arapça, fertler demektir. Rical olanlar için kullanılır, kutbun nazarının dışında olanlara efrad denilir. Bu gruba dahil olan ricalin sayısı iki, üç veya daha fazladır. Efrad, Allah tarafından memur oldukları hizmetleri yerine getirir. Hz. Hızır, Hz. Ali ve Abdullah b. Abbasın efraddan oldukları, ancak Hz. Alinin, hilafeti sırasında Kutbiyyet-i Kübrâya ulaştığı rivayet edilir.

EĞİLEN BAŞ KESİLEMEZ, EĞİLEN BOYUN VURULMAZ : Yaptığı kusuru anlayıp özür dileyen, affını taleb eden kişinin bağışlanmasının, mürüvvetten olduğunu bildiren iki atasözüdür. Tıpkı Allaha yapılan tövbelerde kulun, Allaha, yaptığı kusurları dili ile ifade ve itiraf edişi ve ondan vazgeçtiğini bildirmesi karşısında, affa mazhar olduğu gibi, bir insan, hatasını beyan edip özür dilerse, onun da affedilmesi gerekir.

EĞİLEN BAŞIN AYAĞI ÖPÜLÜR : İslamın dışında kalan hiçbir şeye boyun eğmeyen, gerçek özgürlüğü elde etmiş, racul (adam) mertebesine ulaşmış merdler hakkında, kadrü kıymet ifade eden bir sözdür. "Batıla eyvallah demem" sözü de, buna yakın bir manayı ifade eder.

EĞRİ OTUR, DOĞRU SÖYLE : Doğru konuşmayı, her halükârda yalan söylememeyi ifade eden bir atasözüdür.
EHAD: Arapça. Biri ifade eder. Sıfat ve isimlerin çok olmasına karşılık, Allahın zâtındaki Birlik, bu kelime ile ifade edilir. Cürcânînin ifadesi ile Birin taayyünlerindeki itibar, iskât ve isbat gözönüne alınmaksızın, zâtın "O, odur" diye söylenebilecek durumu, "ehad"i açıklar.

EHADİYYET: Arapça, birlik demektir. Bir şeye nisbeti olmayan, bir şeyin de kendisine nisbeti bulunmadığı şeye denir. Ehadiyyet makamı, İlâhî sıfattan bir makamdır. Bu makam, akıl ve anlatmakla vasfa gelmez. "Onu ilmen hiçbir şey ihata edemez" (Nemi/84) âyeti ile, Onun bu gayb-ı hüviyyet-i mutlaklığına işaret vardır.

EHADİYYETÜL-AYN: Arapça, aynın tekliği demektir. Bize ve isimlere muhtaç olmaması bakımından, Zat-ı Hakkın mertebesi.

EHADİYYETÜL-CEM: Arapça, toplanmanın tekliği demektir. Kendisinde çokluğun münafî olmadığı şey, yani bir yer anıldığında, o yerde bir takım şeylerin de bulunması. Bu, Allah hakkında şöyle ifade edilir: Allah birdir, fakat bütün isimler kendisindedir.

EHADİYYETÜL-KESRET: Arapça, çokluğun birliği demektir. Kendisinde nisbî çokluk düşünülen bir (vâhid), demektir. Buna "makam-ı cem" ve "ehadiyyetül-cem" de denir.

EHADÜL-EHADÎN: Arapça, teklerin teki. Benzersiz, eşsiz, ehadül-ehad.

EHDALİYYE: Kadirîliğin bir kolu olup, Ebul-Hasan Ali b. Ömer el-Ehdâl el-Hüseynî (ö. 1164/1750-51) tarafından kurulmuştur.

EHL-İ ÂHİRET: Arapça, âhiret adamı demektir. Dünyayı terk ile, âhirete fazla önem veren kişiler için kullanılan bir tabirdir.

EHL-İ BEYT: Arapça, evin ferdleri anlamınadır. Hz. Peygamberin neslinden ve yakınlarından olanlara denir. Bunlar, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyindirler.

EHL-İ DİL: Dil, Farsçada gönül demektir. Gönül ehli kimseler için bu tabir kullanılır. Neşeli, zevkli, hâl ehli, aşk ve şevk sahibi kimseye denir.

Ehl-i dildir diyemem sînesi saf olmayana,
Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil.
Nefî

(Manası: Gönlü temiz olmayana gönül ehli diyemem, gönül ehli olanların birbirilerini tanımamaları insafa uymaz).

EHL-İ HAK: Arapça, Allah adamları için kullanılır. Cürcânî, Ehl-i Hakkı şöyle tarif eder: Kendilerini Rablerinin katındaki Hakka verenler ki, bunu da hüccetler, burhanlarla yaparlar. Bunlar, Ehl-i Sünnet vel-Cemaattir.

EHL-İ HÂL: Arapça. Hakikat ehli, bildiğini, inandığını tatbik eden, kendinden geçme sırrına eren kimseler. Bunlarjlâhî tecellîlere mazhariyet şerefine ermişlerdir.

Emrâhî cehd eyle kâli hâl eyle
Kal ehli olandan infisâl eyle
Emrah

EHL-İ DÜNYA: Arapça, dünya adamı demektir. Ahiret işlerinde duyarsız, dünyanın meşgalesinde boğulmuş kişi. Tekâsür Süresindeki "çokluk" (tekâsür) vasfını taşıyan dünyalık işlerin kendilerini oyaladığı kişiler.

EHL-İ EHVÂ: Arapça, nefsinin arzusuna uyanlar. Cürcânî, ehl-i ehvâyı şöyle tarif eder: Bunlar ehl-i kıbledendir. Lâkin inançları, Ehl-i Sünnetin inancı gibi değildir. Cebriyye, Kaderiyye, Ravâfız, Havâric, Muattıla ve Müşebbihe bu gruba girer.

EHL-İ KAL: Arapça, lafçılar, demektir, işin özünden ve esprisinden uzak, kıyısında, kenarında dolaşan kişiler. Bunlar söylediklerini yaşamayan, hakikata ulaşmamış kişilerdir.

EHL-İ TARÎK: Arapça, yola mensub olanlar demektir. Tarikat ehli.

EHL-İ TASFİYE-EHL-İ NAZAR: Düşünce ehli, arınma ehli anlamlarında iki Arapça tabir. İkincisi gerçeğe akıl ve istidlaller ile ulaşan, ehl-i nazar; birincisi ruhî arınma yolu ile ulaşanlar ki bunlar da ehl-i tasfiyedir.

EHL-İ ZEVK: Arapça, zevk sahipleri demektir. Tecellîlerin hükmünün ruhdan, kalbden, nefse ve hislere geçmesiyle, bundan zevk alan kimselere, ehl-i zevk denir. Cürcânînin bu tarifinden anlaşıldığı gibi, ilâhî ilhama mazhar olma kabiliyetini kazananlar, mânâ zevkine ermiş ve bu zevki, ruhunun derinliklerinde duyabilen kimselerdir.

EİMMETÜL-ESMA: Arapça, isimlerin imamları demektir. Yedi esmaya verilen isimdir. Bu isimler şunlardır: Hayy, Alîm, Kadîr, Semî, Basîr, Mürîd ve Mütekellim. Bütün isimlerin aslı bu yedi isimdir. Semî ve Basîr yerine Cevâd ve Muksit isimlerini koyanlar da olmuştur.

EKBERİYYE: Şeyhul-Ekber Muhyiddin b. Arabî (ö. 638/1 240)nin kurduğu tasavvuf okulu. Bu tasavvuf okulu, alevî silsileye sahiptir. Muhyiddin b. Arabinin şeyhi de, Ebû Medyen Şuayb b. Hüseyin el-Mağribîdir.

EKMEK EVİ : Hacı Bektaş Tekkesi makamlarından birinin adı. Her evin bir babası olduğu gibi, bu evin de bir babası vardır. Ekmek evinin son babası, Hacı Kerim Baba adında bir zâttı.

EKMEL : Arapça, en olgun, en mükemmel anlamında bir kelime. Kendisinde İlâhî ilim ve sıfatların daha fazla toplandığı, İlâhî isim ve sıfatlara en fazla mazhar olan kişi ekmeldir. En olgun insan Hz. Muhammed (s)dir.

EKTİĞİNİ BİÇERSİN : Bu atasözüyle, bir insanın yaptığı iyi veya kötü her işin, birgün mutlaka karşılığını göreceği anlatılır. "Dünya, âhiretin tarlasıdır" hadisine telmihen söylenen bu söz ile, insanlar iyi sonuçlar almak için, iyi işler yapmaya yönlendirilmek istenir.

EL ALMAK, EL VERMEK: Bu sözle derviş olmak, bir tasavvuf okuluna kaydolmak kastedilir. Bektaşîler el almağa "nasib olmak" der. Tarikata ait bir şeyi, bir töreyi yapmak, yahut bir hastalığa okumak için izin alma ve izin vermeye de el verme, el alma tabiri kullanılır." Okumaya el almış, eli var."

Sakînin elin öptüm olup şeyh-i harabat,
Eller ayağın öptüğü âdemden el aldım.
Neşâtî-i Mevlevî

EL BENİM ELİM DEĞİL: Tasavvuf okuluna giren bir dervişe el veren şeyh; kendisinin de, aynı şekilde bir önceki şeyhten el aldığını ve bu işlemin zincirleme olarak tâ Hz. Peygamber (s)e kadar uzandığını ve Ona beyat edenlerin Allaha beyat etmiş olduklarını (Muhakkak sana beyat edenler de, Allaha beyat etmişlerdir. Fetih/10) bildirmek üzere bu sözü kullanır.

EL BENİM, ETEK SENİN : Tasavvufa giren dervişin, sıkı sıkıya bağlılığını ve şeyhin eteğinden tutunduğunu belirten bir söz.


Sitemize Uye Olmadan Linkleri Goremezsiniz. Lutfen Giris Yapin veya Kayit Olun..


27-02-2008 06:15 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul
Derbent
Administrator
*




Üye Bilgileri
Mesaj Sayısı : 1,574
Üye no : 2
Durum :
 Rep BiLgisi
Rep Derecesi : 13
Rep Ver :

Mesaj: #12
Ynt: Tasavvuf Sözlüğü


EL ELDEN ÜSTÜNDÜR, TÂ ARŞA VARINCA : Bu atasözü "Biz, dilediğimizi dereceler (vererek) yükseltiriz, böylece her ilim sahibinin üzerinde bir bilen vardır", (Yusuf/76) âyetinin bir başka şekilde ifade edilişidir. Aynı şekilde, her güç ve kuvvet sahibinin üzerinde, bir güç ve kudret sahibi mevcuttur. Dolayısıyla, gurura kapılmak, kibirlenmek, başkasını küçümsemek doğru olmayan hareketler cümlesindendir. Bu sebeple kişiye, tevazu, mahviyet, kadir bilirlik daha çok yaraşır.

EL ELE, EL HAKKA : Yukarıda, "el benim elim değil" sözünü açıklarken değindiğimiz gibi, bu da, tasavvuftaki şeyhler silsilesini bildiren bir ifadedir.

EL ETEK TUTMAK : Tasavvuf yoluna girmeyi ifade eden bir söz.
ELİF: Arapça lisanında ilk harf. Yunancada "alfa" nın karşılığıdır. Tasavvuf ıstılahı olarak, Zât-ı Ehadiyyete işaret eder. Zira O, ezellerin ezelinde eşyanın ilkidir.
ELİFTE BİRŞEY YOK : Arap alfabesinde, elif harfi, yukarıdan aşağıya basitçe düz bir çizgiden ibarettir. Diğer harflerin, eğrisi, çıkıntısı, girintisi, noktası, şekil kargaşası bu harfte yoktur. Osmanlı Devletinin son dönemlerinde kurulan mahalle mekteplerinde, harflerin biçimi çocukların hatırında kalsın diye, hep bir ağızdan, basit fakat güzel bir beste ile "elifte birşey yok, be altında bir nokta, ta ona benzer, se ona benzer cim karnında bir nokta, ha ona benzer, hı ona benzer, dal beli bükük, zel ona benzer, rı orak gibi, ze ona benzer, sin üç dişli, sın ona benzer" tekerlemesi söyletilirdi. Tasavvufta da fena makamına ermiş, ölmeden önce ölmenin sırrına vakıf olmuş, temkin ehli, artık kendisinde lezzet ve zevklerin kalmadığı mahv ehli kişilerin durumu, elif harfine benzetilir. Nakşibendî manevî tekamülünün sonunda, başlangıçtaki, lezzet ve zevklerin artık yok olduğu, tabir yerindeyse insanın kupkuru, tatsız ve lezzetsiz hale geldiği ifade edilir. Sıfat ve esma tecellilerinden geçmiş, zat tecellilerine muhatab olmuş, zâta bağlı mutlak gayba dalarak, orada boğulan ve her makamda, çeşitli renk tecellilerini müşahede eden sufî, bu makamda "bilâ levn" denilen renksizliğe, yani renklerin kaybolduğu bir alana ulaşmıştır. Bu durumda olan sufinin bütün renklerin anası kabul edilen beyaz rengi müşahede ettiği veya beyaz nura garkolduğu da söylenir.

Çün elif çîzî nedâreddir semain arifi,
Saye-i hatt-ı istivâ-yı Şemsin oldur vâkıfı
Esrar Dede

ELİFÎ SUMAT: Mevlevî tekkelerinde, dervişlerin topluca yemek yemeleri için kullanılan, deriden yapılmış sofraya denir. Deri sofralar üç türlü olur: Bir kısmı daire şeklinde, etrafında halkalara sahiptir. Bu halkalara bir zincir geçirilip çekilince, sofra büyük bir torba halini alırdı. Gezgin sufîler, bu tür sofrayı kullanırlardı. Yine bir kısmı, daire şeklinde olur, dergâhlarda, özellikle Konya Merkezî Mevlevî dergahında kullanılırdı. Üçüncü bir tür sofra da, elifî sumat adıyla anılan, bir arşın genişliğinde uzun bir deriden ibaretti. Açılınca, elif harfini andırdığı için, elifî sumat denilmiştir. Bu sumatın bir ucu sumathanede, sumathanesi bulunmayan tekkelerde, meydan-ı şerifteki şeyh postunun altına iliştirilir ve aşağı doğru yayılırdı. Sofranın iki yanına ekmek, kaşık ve biraz da tuz konduktan sonra, üstleri uzun havlularla örtülürdü. Sonra her kişi, için bir sahan kavurma, bir sahan lokma pilavı, bir kâse de pelte konurdu. Dervişler bayram namazını kıldıktan sonra, meydancı tarafından yemekhaneye davet olunurlardı. Sol el, sol dizin üzerinde olarak yemek yenir; kıdemliler, sağda şeyhe yakın durumda otururken, kıdemsiz olanlar, onların sol tarafına otururdu. Yemek bitince, şeyh, sumatın kendi önündeki ucunu büker, yanındaki dervişe verir, bu sofra bükme işi, tâ öteki uca kadar devam eder, bu şekilde sofra toplanmış olurdu. Bu şekilde dürülü hale gelen sofra, yine meydancı tarafından, dervişlerin topluca çektikleri eyvallah ile kaldırılırdı. Ardından şeyh, gülbank okur, sonunda da dervişler hû çeker, önlerindeki havluyu tutarak ayağa kalkar, geri geri giderek sumathanenin iki tarafındaki minderlere otururlardı. Üç dervişin, şeyhten başlayan el yıkamak üzere ibrik-leğen dolaştırması ve ellerin havlulara silinmesi ile, yemek işi sona ererdi. Bu kısa istirahat sırasında kahve içilir, dışarıdan gelenlerle topluca bayramlaşma yapılırdı.

ELİFÎ NEMED: Nemed Farsça, yün kemer manasınadır. Mevlevîlerin, tennure denilen etek üzerine sardıkları kemere denir. Tarikata girilirken, şeyh tarafından üç veya yedi dolama ile sarılır. Ayin sırasında bu kemeri takmak mecburîdir. Bu kemer, sağdan sola doğru sarılır.

ELİFÎ ŞALVAR: Pantolon şeklindeki şalvarlara bu isim verilir. Sadece "elifî" de denilir. Genç ilim adamları, ilmiye sınıfının çocukları ve meşâyıh, bu şalvarı giyerlerdi.

ELİFÎ TÂC: Bektaşîlerin giydiği yassı başlığa verilen addır. Mevleviler, buna "Külah-ı Seyfî" adını verirlerdi.

EL ÖPME : Şeyhin elini öpmek. İstiğfardan sonra şeyhin eli öpülür ki bu, tarikat edebidir.

EMAN: Arapça sığınmayı ifade eden bir kelime. Manen, himmet yani dua yolu ile yardım talebinde bulunmak isteyen kişi, "Aman ya Rasûlallah!" diye nidada bulunur. Ebced hesabıyla "Muhammed" (s) kelimesiyle "Eman" kelimesi, her biri ayrı ayrı 92yi verir.

EMR ÂLEMİ: Zaman ve mekan üstü olarak, emirle birlikte yaratılan âlem. Ruhlar ve akıllar bu âlemdendir. Bir anda yaratılmıştır. "Vemâ emruna illa vâhidetün ke-lemhin bil-basar" Kamer/50.

ENDUH: Farsça, üzüntü demektir. Bilinmeyen bir hususta duyulan şaşkınlık ve hayret.

ENE ENTE-ENTE ENE: Arapça, ben senim-sen bensin" anlamında bir ifade. Âşık maşuk birliğini ifade eder. Bu, iki bedende bir can gibi olmayı gösterir. Bu, sevginin tamlığı için varılması gereken bir noktadır.

ENEL-HAKK: "Ben Hakkım" anlamında bir ifade olup Hallâc-ı Mansur tarafından söylenmiştir. Erzurumlu İ. Hakkının ifade ettiği gibi;
"Söyleyen Nasır (yani Allah) idi. Mansur Andan tercüman olur"
şeklinde anlaşılmalıdır. Onun, bu sözü Hakktan rivâyeten söylediği kaydedilmekle birlikte, fena halinde iken söylediği veya kendisinin bâtıl olmadığını ifade etmek için serdettiği de nakledilir. Kasas süresindeki ağaç kökünün "muhakkak, Ben alemlerin Rabbi olan Allahım" sözünü anlayan, Hallacın "enel-Hakk" sözünü anlar.

ENGÜŞT: Farsça, parmak. Kuşatma (ihata) sıfatı, Allahın herşeyi kuşatma sıfatı.

ELSİZ AYAKSIZ : İradesini Allahın iradesinde fani kılmış (eritmiş) kişiler için kullanılan bir ifade. Buna benzer olarak kullanılan "elsiz, dilsiz, belsiz" deyimi, hakiki Allah erinin eline, diline, ve beline hâkim olduğunu gösterir.
Mirâtî sözlerin canlı muamma Arif olanlara olur huveyda Elsiziz belsiziz dilsiziz amma Gezeriz âlemde erkekçesine. Mirâtî

EMÂNÂT-I MÜBARAKE: Hz. Peygamber (s) ve diğer İslam büyüklerine ait eşya ve levazıma, mübarek emanetler (emânât-ı mübareke) denir. Yavuz Sultan Selim Mısırı fethettikten sonra Mekke Emiri Seyyid Berekat, emirlik hazinesinde bulunan "emânât-ı mübareke"nin önemli bir kısmını, oğlu, Şerif Ebu Nemi vasıtasıyla Yavuza göndermiştir. Yavuz, bu emanetlerin korunması için Topkapı sarayında özel bir daire hazırlatmış olup bu emanetlerin içinde en önemlisi, Hz. Peygamber (s)in hırkası olduğu için bu daireye" Hırka-i Saadet Dâiresi" denilmiştir. Hz. Rasûlullah (s) bu hırkayı, şair Kab İbn Züheyre hediye etmişti. Bu hırkadan başka diğer emanetler de şunlardır: Hz Peygamber (s)in bir dişi, bir yayı, iki ayakkabısı, bir ayak izi, seccadesi, sancağı, bir kılıç kabzası, bir kolu, Hz. Ebû Bekrin seccadesi, Hz. Nuh (a)ın tenceresi, Hz. Davudun kılıcı, Hz. Yusufun gömleği, Mekkenin anahtarı, dört halifenin sancakları, imameleri, kılıçları, Aşere-i Mübeşşereden bazılarının kılıç kabzaları, Hz Osman (r. a)ın Kuran-ı Kerimi, Altınoluk, Hz. İbrahim (a)ın kazanı.
<<<
EMİN-İ VAHY: Vahyin emini anlamında Arapça bir ifade. Hz. Peygamber (s), risalet ve nübüvvet görevini yüklenmezden evvel, "Muhammed el-Emîn (s)" yani "Güvenilir Muhammed (s)" namıyla anılıyordu. Toplumun doğruluğuna güvenmesine Cenab-ı Hakkın nübüvvet görevi vererek teyid etmesi eklenince, ortaya "Eminül-Vahy" olan Peygamberimiz (s) çıktı. Kendisine gelen vahyi, ayniyle topluma bütün insanlığa, en ufak bir değişiklik yapmadan aktardı. Bu yüzden vahyin emini oldu.

Emîn-i Vahy-i ilâhî Muhammed Arabi
Sâmî

EMİRGANİYYE: İdrisiyyenin Nûbe kolu. Kurucusu 1853te vefat etmiştir.

el-EMRU BİL-MARUF ven-NEHYU anil-MÜNKER: Arapça iyiliği emretme, kötülükten sakındırma anlamındadır, insanları kurtulmalarına vesile olacak olgunluklara yönlendirmeye, el-Emru bîl-Maruf denir. Şeriatta kınanan konulara engel olmaya da, en-Nehyu anil-Münker denir. el-Emru bil-Maruf için hayra kılavuzluk etmek; kitap ve sünnete uygun olanı emretmek; Allahın söz-amel açısından kulundan razı olduğu şeyi göstermek gibi tanımlar yapılırken, en-Nehyu anil-Münker için de; kötülüğe engel olmak; nefs ve şehvetin meylettiği şeyleri yasaklamak, şeriat ve iffetin hoşlanmadığı, Allahü Tealanın dininde caiz olmayan şeyi kötülemek, şeklinde tarifler yapılmıştır.

EMR-İ HAKK: Arapça, Hakkın emri demektir. Ölüm anlamında kullanılır.

ENÂNİYYE: Arapça, benlik anlamında bir kelime. Kuldan ortaya çıkan her şeyin, kendisine dayandırıldığı gerçeğe "enâniyye" veya "enîniyye" denir. Bu izafete şu örnekler verilebilir: Nefsim, elim, ruhum vs. senin hakikatin ve bâtının, Hakkın gayrıdır. Enâniyyenin nefyi, "La ilahe" nin manasının aynıdır. Bundan sonra ikinci olarak, senin bâtınında Hakkın isbatı söz konusudur ki, bu da "illallah"ın manasının aynıdır.

ENE: Arapça "ben" zamiridir. Ben (ene) demese de konuşanın sözü ben (ene) dir. Nahnü (biz) zamiri için de, aynı durum geçerlidir. Bununla, konuşanın fiillerden soyulmuş olma durumu kastedilir.

ENESİYYE: Çok sonraları zuhur etmesine rağmen Sahabe-i Kiramdan Enes İbn Mâlik (r.a)e izafe edilen bir tasavvuf okulu.

ENSÂRİYYE: Abdullah el-Ensârî (Ö.481/ 1048)ye dayandırılan bir tasavvuf okulu. Hereviyye adıyla da anılır.

ENE TAHTINA OTURANI İRŞAD MÜMKÜN DEĞİLDİR : "Ene" Arapçada "ben" demektir. Bu, ben Allah ©dan üfürülen (ruh-ı menfûh) değil, hayvanı bendir. İnsanın bu yönünü terbiye etmesi gerekir. Bu yönünü terbiye edememiş kişi, hayvanî nefsin istekleri doğrultusunda hareket ettiği için, onu irşâd, yani doğru yola sevketmek çok zordur. Böyle kimseler, nefsini veya daha açık bir deyişle, nefsinin istekleri (heva)ni ilahlaştırmış kişilerdir. "Ey Muhammed (s)! Nefsinin isteğini ilahlaştıranı görmedin mi?" (Casiye 723 ve Furkan/43) "Ben"lik, Allah karşısında ilah tavrı alıştır. Yani, Allah karşısında varlık isbat etmektir. Bu durumdaki kişi, Allah © önündeki durumunu anlayamaz, hiçliğinin, faniliğinin bilincinde (dikkat ediniz, bilgisinde değil) olmazsa artık o, Allaha ihtiyacı olmayan bir kişidir. Bir kimse, ihtiyaç duyduğu şeye yönelir, duymadığı şey yönelmez. işte bu yüzden, esiri olanları doğru yola yönlendirmek mümkün olmaz.

ER : Bkz. Rical.

ERÂİK-İ TEVHİD: Arapça tevhid koltukları demektir. Zatın zuhur ettiği yerler olması bakımından vahidiyyet hazretindeki zâti isimlere "erâik-i Tevhid" denir.

ERBAİN: Bkz. Çile.

ERBAB-I YAKİN: Maddî, manevî, zahirî, bâtinî bilgilerle yetkinleşmiş kişilere, erbab-ı yakîn denir. Bu durumdakilerin bilgilerinin güvenilir olduğu kaydedilir.

ERDEBİLİYYE: Safiyüddin Erdebilînin kurduğu, Ebheriyyenin kollarından bir tasavvuf okulu.

EREN-ERENLER : Allaha ulaşan kişi (vâsıl)ye denir. Velî. Yıldızım düşkündü taliim küskün Muzlimdi eyyam-ı hayatım bütün Erenler elimden tuttular bir gün Şanlı demler sürdüm, devranlar gördüm. Tokadizâde Şekib

ER DOĞRUYA HAK DOĞRUYA : Konuşurken sözün doğru olduğunu açıklamak için veya doğruluğunu öğütlemek için kullanılan bir deyim.

ER ERE KIYMAZ : Erler arasında meşreb açısından bir ayrılık olsa da, hoşgörüyle bunun düzeltilebileceği bu sözle anlatılır.

ER ÇİÇEĞİ : Bektaşî ıstılahı. Babanın sevgisine mazhar olmuş can (derviş).

ER ERİN AYNASI : "Mümin müminin aynasıdır", (Cami l, 170) hadis-i şerifinin mealidir. Mümin, kendi olgunluk ve çiğliğini başkasında görür, bu şekilde şükreder veya ibret alır.

ERENLER HÂZIRA ETMİŞ DUAYI : Misafir için söylenir. "Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer" atasözünün açıklamasıdır.

ER İKRARINDAN HAYVAN YULARINDAN : Bu deyim, erin veya insanın ikrarıyla, yola gideceğini, hayvanın da yıllarıyla yönetileceğini anlatır.

ERKEK ARSLAN, ARSLAN DA, DİŞİ ARSLAN,ARSLAN DEĞİL Mİ? : Kadınlardan da erkek olur. Bu, manevî olgunluk açısındandır. Ve çoğu erkekler himmet ve olgunluktaki zayıflıkları ile kadındırlar.

ERENLER CELLADI : Hacım Sultanın lakabı. Bektaşî ıstılahı.

ERZADE : Bir mürşidin babası da mürşid olursa, ona erzâde denir. Bu, Bektaşî ıstılahıdır.

ERVAH-I HABİSE : Arapça, pis ruhlar demektir. Cinler ve şeytanlar.

ESEDİYYE: Seyyid Abdullah el-Esedî (ö. VIII. y.y.) tarafından kurulmuş, Kadiriyyenin kollarından bir tasavvuf okulu.

ESARET: Esirlik. Hakikate ulaşmaya engel, dış görünüşler.

ESER: Kaybolan bir şeyin, ardında bıraktığı iz, anlamında Arapça bir kelime. Şeyin varlığını gösterene denir. Nazardan men olunanın, eserle Cinsiyet bulacağı, eseri yok edenin de zikirle Jiletleneceği söylenir. Bu, aklî cedel mantığına yönelmeyen, Allahla beraberken tedbiri terkeden kişinin keşf ve fetihle ünsiyet bulacağını ifade eder. Bir kimsenin eser (takib edeceği iz)e, yani terbiye edici bir şeyhe, veya uyacağı iyi bir âlim (büyük)e bağlantısı yoksa, kendisine fetih gelene kadar virdler, riyazetler, mücahedeler ve çokça zikirle meşgul olması gerekir. Eserlerin sırları, renklerin bâtınlarını teşkil eden ilâhî isimleridir. Cürcânî, eserin üç anlama geleceğini kaydeder: 1. Netice, belli bir şeyden husule gelendir. 2. Alâmet, 3. Cüz. Eski hükümdarlardan kalma bir sarayın üzerinde, şu beyt bulunmuştur:
Eserlerimiz bizim (ne olduğumuzu) gösterir
Öyleyse ardımızdan bıraktığımız eserlere bakınız!. .
Aliyyül-Havvas, eseri şöyle tanımlar: Herşeyde Allahı tefrid etmek (bir olduğunu anlamak) tir. Bu da, eşyanın nefislere yapışmış eser (iz)lerinden yüz çevirmekle olur, yani nefsin hevasından kaçınan sadık müridin yoluna, tefrid ve tevhidine eser denir. Mürid, bunu, nefsin dünyevî nazlarından uzaklaşmak ve şehvetlerini terbiye etmekle, elde eder.
ESBAB: Arapça, sebepler anlamına çoğul bir kelime olup, tekili "sebeb" dir. Vesileler, vasıtalar, araçlar. Tasavvufta herşey Allaha götüren bir sebep, Onu gösteren bir âyettir. Araçlar, yani sebepler amaç haline getirilmediği sürece problem yoktur. Araçlar amaç haline getirilirse, buna putlaştırma veya şirk denir.
Sebeplerde takılmamak gerekir. Çünkü sebeplerin (şirk-i esbâb) tesiri âdi, müsebbibin (sebebi yaratan Allahın) etkisi ise hakikidir. Ki bu inancı taşımak tevhidin temelini oluşturur.

el-ESMAUL-HÜSNA: Arapça sıfat tamlaması olup, güzel isimler demektir. Tasavvufta Allahın güzel isimlerine el-Esmaül-Hüsna denir. (Bkz. ALLAH).

ESMA-İ SEBA: Arapça, yedi isim demektir. Allahın yedi güzel ismi. Esma zikri çeken tarikat mensuplarının virdleri, şu şekildeydi: 1. La ilahe illallah 2. Allah, 3. Hû, 4. Hakk, 5. Hayy, 6. Kayyûm, 7. Kahhâr. Bu zikir usûlü, Halvetî büyüklerinden İbrahim Zâhid-i Geylânîden kalmıştır. Bu yedi isim, usûl, fürû, tebdîlat ve tasarrufât adı verilen şekillerle 28e kadar çıkar.

ESMAR: Arapça, meyveler demektir. Ana isimler (aslî isimler)in toplanıp bir araya gelmelerinden birtakım başka isim ve mânâlar ortaya çıkar ki buna, esmar (meyveler) denir. Nikah da denilen, küllî esmâr beştir:
1. İlâhî isimlerin içtimâi : Bunun semere (meyve)si, ilimde belirginleşen gerçeklerin suretleridir.
2. Manaların içtimâi : Bunun semere (meyve)si, nefsde belirgin hâle gelen ruhların suretleridir.
3. İctimâ-ı ervah (ruhların bir araya gelmesi) : Bunun semeresi, basit madde ve misal âleminin suretleridir. Arz ve kürsî gibi.
4. Basit maddenin ictimaı : Bunun semeresi, cansız varlıklar, bitkiler ve hayvanlardır.
5. Cinslerin, fasılların ve insanî hakikatlerin ictimaı ve terkibinden meydana gelen insana mahsus içtima.

EŞBAH: Arapça, karaltılar, cisimler, cesedler demektir. Soyut (mücerred) varlıklarla, somut (müşahhas) varlıklar arasındaki âleme; âlem-i eşbâh veya cihan-ı eşbah denir.

EŞİK : Eve dışarıdan içeri girmek, kapının eşiğinden atlamakla mümkündür. Dışarıdan içeriye girmekle, zahirden bâtına, dıştan içe ulaşıldığı dergâhtaki, evdeki olgun erlere, olgun şeyhlere ulaşıldığı, bu ulaşmaya da eşiğin sebep olduğu kaydedilir. Ulaştırdığı hedefin ulvîliği yüzünden, eşikte de bir ulvîlik görülür. Eşik; yokluk ve tevazu gibi anlamları ifade eder. Tevazu ehli için "eşik gibi ayaklar altında" denir. Taşıdığı yücelik itibariyle eşiğin üzerine oturulmaz, basılmaz. Bir dergâh veya türbeye girilirken eşiği öpülüp öyle girilir. Buna "eşiğe baş koymak" denir. Bektaşîler şeyhin huzuruna veya türbeye ziyaret için girerken şu tercemanı okurlar:

Eşiğine koymuşam can ü ser,
Tâ vücûdum ola safi hemçü zer.
Eşiğinde hacetim hem budurur:
Tâ fakire eyle bir hüsn-i nazar.

"Beşikten eşiğe kadar" ifadesinde, beşik doğumu, madde âlemine gelişi, eşik ise mânâ âlemine gidişi yani ölümü ifade eder.

EŞREFİYYE : Eşref oğlu Abdullah b. Eşref b. Muhammed Rûmi (ö. 874/1469) tarafından kurulmuş, Kadiriyye kollarından birinin adı. Kurucusu Eşrefoğlu Rumî, Hacı Bayram-ı Velinin kızı Hayrun-Nisa Hatunla evlenmiş ve ona damat olmuştur.

EŞREFÎ TÂC: Eşrefiyye-i Kâdiriyye tacına (Eşrefî Tâc) denir. Bu tâc, yedi dilim (terek) li olur, beyaz çuhadan, içi pamuklu olarak dikilirdi.

ETME BULMA DÜNYASI : Herkes, iyi, kötü yaptığının karşılığını mutlaka bulacaktır.

ETVAR-I SEBA: Arapça, yedi tavır demektir. Yedi tavır şunlardır: Tab, nefs, kalb, ruh, sır, hafi, ahfâ. Nefsin yedi derecesine göre değişen hallere de, Etvar-ı Seba denilmiştir.

ETYEMEZLER: Tasavvuf tarihinde vejeteryan diyet uygulayan sufiler vardı. Yine bunun gibi, yaz mevsimi nefsini körletmek üzere soğuk su içmeyenler de görülürdü. Bir küçük parça et yemenin, kalbi belli bir süre katılaştırdığı kanaatini taşıyan bazı sufiler, et yeme konusunda perhizkâr davranırlardı. Yani eti haram telakki etmezler, ancak nefsi güçlendireceğinden hareketle, yememeyi tercih ederlerdi. Tabiatta saldırgan, yırtıcı hayvanların et, pasif, yumuşak başlı hayvanların da ot yediği göz önünde tutulursa, bu hususun bir parça tutarlı olduğu görülür. Ancak, Allah, şerî açıdan belirttiği ölçüleri haiz bulunan etlerin yenmesini helal kılmış, Hz. Peygamber (s) de yemiştir. O halde yenmesi gerekir. Bu son fikirle birlikte, et yemez sufilerin, Allahın helal kıldığını haram kıldık lan söylenemez. Zira onlar mubahlarda da azimet yolunu seçmiş ve o yolda gitmişlerdir. Onların halleri, kendi yaşadıkları iç âleme paralel olarak gerçekleştiği için, davranışları sadece kendilerine mahsustur, genel avam için asla ölçü olamaz. Ölçü, Kuran-ı Kerime endeksli, sağlam zemindir. Kişi, takvasına göre "gücümüz yettiği ölçüde takvalı olunuz" (Tegâbûn/1 6) yolunda duyarlılıkla yücelir, yükselir. Bu da ayrı bir incelik. İşte bu incelik, Kuranî-Nebevî İslam zemininde gerçekleşir. Etyemez bir grup sufinin, bu zemini inkarla, et yemeyi terk etmeleri ve ete haram gözüyle bakmaları gibi bir husus, tasavvuf tarihinde asla varid değildir.

EVBAŞÎ : Evbaşlık terbiyesizlik, yaramazlık ve haydutluk anlamında bir kelime. Allah sevgisinin güçlü etkisi sonucu, salihin işlediği salih ameller ve terk ettiği haramlar için, Allahdan karşılık beklemesi.

EVBE: Arapça, dönme demektir. Sevab beklemeden, ceza korkusunun etkisinde kalmadan, Allahın emrine uymak için tevbe etmektir. Bu, nebi ve mürsellerin özelliğidir.

EVCUL-İMKAN: Arapça, imkanın zirvesi demektir. Dünyaya en uzak olan yıldıza eve denir. Tasavvufta, ilâhî âlem için, "evcul-imkan" ifadesi kullanılır.

EVLİYA : Arapça velî kelimesinin çoğulu olup dostlar anlamını ifade eder. Hayatını nefis mücadelesi ile geçirerek, şeriatı takva boyutundaki inceliğiyle yaşayan, Hz Peygamber (s)e tam anlamıyla uyan kaya gibi sert olmaktan kaçıp, toprak gibi davranmayı hedef edinerek, diken yerine gül yetiştiren bahçıvan şeklinde aktiflik gösteren kişiye, evliya denir. Allaha dost olabilmiş kişinin yatağı, ümmetin problemlerine "ümmetî" dua ve psikolojisiyle yaklaşması sebebiyle dikenlidir. Gece, ya çok az uyur veya hiç uyumaz. Velî, Allahın heryerde oluşunun bilgisine ve bilincine ulaştığı için, insanlar arasındaki davranışı, yalnız iken olan davranışına uyar. O, olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur; böylece iç-dış birliğine (tevhidine) ulaşır. Velinin bir ilahı vardır. O, bir ilah uğruna makam, mevki, kadın, altın, gümüş, şöhret arzusu, çocuk, eş, ev, köşk gibi ilahları terk etmiştir.

Evliya mala tenezzül mü eder?
Siklet-i nâsa tahammül mü eder?
Nâbi

Veliler takvaya endeksli bir hayat yaşadıkları için, dualarının kabul sürati ve şansı fazladır "Allah müttakilerden daha çok kabul eder" (Maide/27). Evliya, Kuran insanıdır, Rasûlullah (s) gibi...

EVDIYE-İ SÜLÜK: Arapça, sülük vadileri demektir, sufi için her derece, bir sülük vadisidir.

EVLİYÂİYYE : Batıl tasavvuf fırkalarından biridir. Velilerin hayat ve mematında kudretinin azametine, taharetine ve ismet sahibi olduğuna inanır. Bunlar, velayetin nübüvvetten üstün olduğu kanaatindedir. Yine Evliyâiyyeye göre; kul, belli bir mertebeye ulaşınca ondan şerî yükümlülükler ve ibadetler düşer. Halbuki Hz. Peygamber (s)imizden düşmemişti.
EVLİYALIK SATMAK : Kendini dindar, âbid, zâhid gösteren riyakar kişiler için kullanılan bir deyiş.

EVRAD: Arapça, virdler demektir. Her vakit dil ve ağızda dolaşan söz. Tarikatların pirleri veya onlardan sonra gelen şeyhler tarafından düzenlenen virdler, müridler tarafından belli bir zamanda belli bir sayıda, bireysel veya toplu olarak çekilir.
Ummasın levh-i icabette makâm-ı rağbet Etmiyen namını dibâce-i zikr ü evrâd. Nâbî

EVSAT : Arapça, orta demektir. İlâhî takdirin hükmüne bakan, sülûkun ortasındaki sâlikler. Manevî eğitimin başındakilere "mübtedi", sonundakilere "müntehi", ortadakilere ise evsat (veya evâsit) denir.

EVTÂD: Arapça, direkler demektir. Hiyerarşik veliler silsilesi içerisinde yer alan bir zümre. Tekili veteddir. Dört veliden oluşan evladın her biri, merkezinde bulundukları dört yönden birine nezaret ettikleri için, bu ismi alırlar. Her devirde Hz. idris, Hz. ilyas, Hz. isa, Hz. Hızır (a)a naib olan, yani Hakk tarafından âlemin dört yönünü korumak üzere, tayin edilen zâtlara evtad-ı erbaa (dört direk) denir. Bu dört direk, kadınlardan da teşekkül edebilir. Evtadın İlâhî isimleri: Abdülhay, Abdülhalîm, Abdülmürid, Abdülkadirdir. Bunların biri, Hz. Ademin kalbi, biri Hz. İbrahimin kalbi, biri Hz. İsanın kalbi, biri de Hz. Muhammed (s)in kalbi üzerine zuhur eder. Yani ruhanî özellikleri bakımından herbiri, bu peygamberlerden birinin etkisi altında olmak üzere, bir çeşit (veya bir yönden) benzeşim arzederler. Yine ruhaniyetlerinden istimdâd ederler. Bunlardan herbiri, Kabenin köşe (rükn) lerinden birine sahiptir. Şamî köşesi (Rükn-i Şamî) Hz. Adem (a)ın kalbi üzere olanın, Irakî köşesi (Rükn-i Irakî) Hz. İbrahim (a)ın kalbi üzere olanın, Yemanî köşesi (Rükn-i Yemanî) Hz. isa (a)ın kalbi üzere olanın, ve Hacer-i Esved köşesi (Rükn-i Hacer-i Esved) de Hz. Muhammed (s)in kalbi üzere olanıdır. Muhyidin İbn Arabiye göre, Evtad-ı Erbaa (dört direk), Ebdal-ı Seba (Yedi Ebdal) dan, İmameyn (iki imam) da Evtad-ı Erbaadan, Kutbul Aktâb ise bunların tümünden daha mükemmel ve daha has (özel) tır.

Zahirde binası birinin kârger olmaz
Bâtında kimi kutb-ı cihan kimisi evtâd
Âlî

EVVEL: Arapça, ilk demektir. Allah. EYYÂM-I GAM: Üzüntü günleri demektir. Allah
©a doğru yolculuk (seyr i ilallah) tan geri kalma zamanı

EYYÜB SABRI: Hz. Eyyub (a) birçok belalara maruz kalmış ve bunlara sabretmiş bir peygamberdir. İşte bu yüzden sabır, Hz. Eyyûb ile adeta özdeşleşmiştir. Anadolu İslam muhitinde buna işaret etmek üzere, bazı aileler doğan çocuklarına "Eyyüb Sabri" adını vermişlerdir.

EZ DE SUYUNU İÇ : Muskaların bir kısmı, yazılanın üstünde, bir kısmı evin bir köşesinde muhafaza edilirken bir kısmının da ezilip suyu içilir. Bu atasözü, yapılan tavsiyenin, söylenen tedbirin hiçbir şeye yaramadığını belirtir.

Nüshan (muskan) maraz-ı aşka eylemedi hiç,
Ey şeyh-i keramet-fürûş ez de suyunu iç.

EZEL: Ezel öncesizliği ifade eder. Kadim, aynı anlamı karşılamakla birlikte, Allahtan başkası için de kullanılır. Ezel ise sadece Allah için kullanılır.

EZKÂR: Arapça, zikir kelimesinin çoğulu olup "zikirler" anlamına gelir. Çeşitli ilâhî isimlerin anılması, zikir olarak tanımlanır. Kehf sûresinde (âyet 24) ifade edildiği gibi "Unuttuğun zaman Rabbini zikretl(an)" zikrin zıddı unutmaktır. Bu durumda, unutmanın mukabili hatırlama; zikri ifade eden bir tanım olarak ortaya çıkar.

EZHERİYYE: Halvetiyyenin kollarından biri olup, Şeyh Ebî Abdullah Muhammed b. Abdurrahmânüz-Züvâvî el-Ezherî tarafından kurulmuştu


Sitemize Uye Olmadan Linkleri Goremezsiniz. Lutfen Giris Yapin veya Kayit Olun..


27-02-2008 06:16 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul
Derbent
Administrator
*




Üye Bilgileri
Mesaj Sayısı : 1,574
Üye no : 2
Durum :
 Rep BiLgisi
Rep Derecesi : 13
Rep Ver :

Mesaj: #13
Ynt: Tasavvuf Sözlüğü


*F*


FAHR: Arapça, övünme, övünme vesilesi olan şey demektir. Çeşitli sayıda dilim (terk) li, Bektaşî tacının adıdır. Bu taç, yokluk ve fakr ifâde eder. Hz. Resûlullah (s)ın "fakirlik Benim öğüncümdür, onunla öğünürüm" hadis-i şerifine imtisal eden sufiler, fakrı kendilerine temel düstûr edinmişlerdir. Mahv, fakr ve yokluk yolunun yolcusu olan sûfîler, başlarına giydikleri tâc ve sikkeleri, bu konuda sembol olarak kullanmışlardır. Bektaşî fahrinin kubbe (yani üst) kısmı, oniki ve dört dilimlidir. Sûfîler bir hadise dayanarak (Cami, II, s. 100) Hz. Peygamberin uzun ve yekpare keçeden külah giydiğini söylerler.

Fahri, bana yadigâr-ı Mevlânadır,
Serpuş-ı Muhammedî olan fahr-ı şerif.

Bektaşîler ve Mevlevîler, Mevlâna Celaleddin Rumî ve Hacı Bektaş Velinin, "bir gün gelecek, fahrimi likenler (dikenler) giyecek" dediğini söylerler. Bu söz Mevlevîliğin ve Bektaşîliğin bir gün gelecek, ilk mükemmelliğini kaybedeceğini, bildirir.

FAHR-I EDHEMİ: Edhemî tâc. Bu tacın dört dilimi vardır. Bu tacı ilk defa ibrahim b. Edhem el-Belhî giydiği için, onun adına izafen "Fahr-ı Edhemî" diye anılmıştır.

FAHR-I HÜSEYNİ: Hüseynî tâc. Bu tacın oniki dilimi vardır. Hz. Hüseyin, oniki imamın başında gelenlerden olduğu için, bu taca "Fahr-ı Hüseynî" denmiştir.

FAİL-İ MUTLAK: Arapça,mutlak etken, etki eden, icrada bulunan demektir. Istılah manası ise, Allahtır.

FAKD: Arapça, yokluk, bulunmama, eksiklik gibi mânâları ihtiva eder. Tasavvuf ıstılahında ifade ettiği mânâ şudur : Kalbin, yaptığı müşahede sonucu, hissedilecek (mahsûs) leri hissedemez hale gelmesi. Yani, tat, renk, koku, ses vs. gibi duyumlarla algılanacak maddî yönle ilgili duyumların, duraklaması hali. Tam fakd hâline de Fakdul-Fakd denir.

FAKR: Arapça, fakirlik, yoksulluk, ihtiyaçlılık gibi mânâları ifade eder. Varlıktan kurtulup, Allahda fani olmaktır. Fakr, şerefli bir makamdır. Mutasavvıflara, fukara adı verilir. Zira onlar, mülklerden kendilerini boşaltmışlar, yani içlerinde mal-mülk sevgisi bırakmamışlardır. Fakrın hakikati, kulun Allahtan başka hiç bir şeye ihtiyaç duymamasıdır. Fakrın şekli, bütün sebeplerden uzaklaşmaktır. Fakirlerin en belirgin özelliği şudur : Onlar yoklukta feryâd etmez, sızlanmaz, sükûnetlerini korurlar, ellerine birşey geçince de, onu başkasına verirler, başkalarını kendi nefislerine tercih ederler. Cüneyd-i Bağdadi, fakirler hakkında şunları söyler: Bir fakire rastladığında, onunla söze, ilimle değil rıfk ile başla (yani önce tanış, arada sevgi hâsıl olsun, ondan sonra ilim ile resmiyetle konuş). Zira ilmin resmiyeti onu korkutur, rıfk ısındırır.
Fakra ıstılah olarak yüklenen genel mânâ şudur: Fakr, bizim bilegeldiğimiz yoksulluk değildir. Bu manevî ihtiyaçlılık hâlidir. Nazarî olan mevhum varlığını terkeden (efâl, sıfat ve zâtını)Hakta fânî kılan kimse, hakiki fakra ulaşmış kişidir. Böyle birinin ne kadar malı olursa olsun, hiç birine gönül bağlamaz. Böyle birinin malı cebindedir, gönlünde değildir. Yine buradaki kişiler, malın kölesi değiller bilakis mal onların kölesidir. Bu mânâda, en zengin insanlardan sayılan Hz. Süleyman, onca mal ve servetine rağmen fakirdir.

Hayalî fakr şalına çekmek cism-i üryanı
Anınla fahrederler atlas u dibayı bilmezler.
Hayalî

Eyleme fakra hakaretle nazar ey Nâbî
Fakr, âyinesidir sûret-i istiğnanın
Nâbî

FAKÎR: Arapça, mala ihtiyacı olan kişi demektir. Fakir, fena fillâh makamındadır. Kişinin kendinde gördüğü her şeyi, kendine değil, Allaha ait ve Allah tarafından olduğunu bilmesi ve bu bilinci kuvvetle taşır hâle gelmesidir. Bu mertebeye "Fena Fillâh" denir. Sâlik, bu durumda kendinde dünyevî ve uhrevî bir vücûd (varlık) görmez.
Bu fakirin bazı asarı dil-i razım gibi Bulmamışdı câme-i yekrenk ile hüsn-i nizâm Ziya Paşa

FAKİRÎ: Farsça, yoksulluk demektir. Kendisinden ilim ve amel alınmış salikin, iradesiz kalması hali.

FAL : Arapça uğur, meymenet gibi anlamlan olan bir kelimedir. Bundan türemiş mütefâil kelimesi, iyimser (optimist) anlamına gelirken, zıddı olan müteşaim kelimesi de, kötümser (pessimist) mânasını ihtiva eder. Hayra yorma manasında kullanılan fal, kafayı meşgul eden bir konuda Kuran-ı Kerim açılarak yapılır. Bunun usûlü şöyledir: Göz kapatılır Kuran-ı Kerimden rastgele bir sayfa açılır. O sayfadan itibaren yedi sayfa öncesi çevrilir ve burada göze çarpan ilk ayet esas alınarak okunur, manası üzerinde tefekkür edilir. Hâfızın Divanı için İranda tefeül adeti vardır. Mevlânanın Mesnevisi, Ahmed Bicanın Ahmediyyesi vs. gibi eserler için Anadoluda aynı durum söz konusudur. Buna "fâl-i hayr" da denir. Kuşların uçuşundan birşeyler kestirmek gibi hususlar islâmda kabul edilmemiştir. Geleceği görmek maksadıyla fal açmak, gaybı bilmeye yönelik boş bir çabadır; zira gaybı ancak Allah bilir. Gaybı biliyorum diye iddiada bulunmak da küfürdür. Bununla ilgili olarak; bakla atmak, suya bakmak, kahve içildikten sonra, kalan telvesinin aldığı şekil üzerinde yorumlara girişmek vs. gibi usûllerle fal açanlar islâm nazarında reddedilmiştir. Ancak entelleküel kesimde bile bu tür sapmaların sıkça görülmesi, öyle sanıyoruz ki insanın majik yanından kaynaklanmaktadır. Gizli olana duyulan merak bazındaki yöneliş, insanoğlunun zaafını gösterir.

FÂNÎ: Arapça, geçici, ölümlü, bitici, sonlu, tükenen gibi mânâlara gelir. Tasavvufta ise, Hak ile bakî olmaktan dolayı, bir şeyi kalmayan kişidir. Fenaya eren kişi, Hâktan başkası ile müşahede etmediği için, farklılıklar onda bir araya gelip toplanmıştır. Ancak fâni olan, baygın veya deli değildir. Beşerî sıfatlar ondan kaybolmamıştır ki, melek veya ruhani bir varlık olsun. Ancak, bu durumda olan kişi, nefsinin hazlarını görmek ve onlar üzerinde kafa yormaktan uzaklaşmıştır. O, iki ayndan biridir. Eğer bu kişi imam veya önder olma pozisyonunda değilse, fenasının vasıflarından gaybete düşmesi şeklinde bulunması caizdir; bu şekilde o, çılgın gözüyle bakar. Onun aklının gidişi, nefsinin nazlarının peşinde koşmak ve nefsine ait farklılıklar konusunda, ayırd etme özelliğinin kaybolmasından kaynaklanır. Bu haliyle o, Hakkın kendi üzerinde icra ettiği vazifeler (kendine yüklediği görevler) ile, haz duyar. Şubenin oğlu Muğiyrenin kölesi Bilâl-ı Habeşi bunlardandır. Üveys Karanı, Ali Mecnûn ve Ali Sâdûn da bu gruba dahil edilir. Eğer fena makamına eren kimse, kendisiyle irtibat kurulması gereken idareci pozisyonunda devlet yöneticisi olursa, bunun tasarrufu nefsinin değil Hakkın vasıfları ile olur.

FARK: Arapça, ayırt, başkalık alameti, ayırmak, seçilmek gibi mânâları vardır. Tasavvufî olarak "senden alınana cem, sana verilene fark" denir. Çoklukta birliği, birlikte çokluğu, herhangi bir karşılıklı engelleme olmadan görmek demektir. Yine bir tarife göre, beşerî hallere yaklaşma ve kulluğu yerine getirme açısından kulun kesbine, fark denir. Allah tarafından olan ihsan ve lûtuflar da, cemdir.
el-FARK BEYNEL-KEMAL veŞ-ŞEREF ven-NAKS vel-HİSSA: Arapça. Olgunluk ve noksanlık arasındaki farklılık, insanda, ilâhî sıfatların ve fiillerin husul bulmasına kemâl derler. Bu husulün azalması ve hatalara düşülmesi de, noksanlıktır. Şeref, yaratılan ile, onu icâd eden arasındaki vasıtaların azalıp kalkmasından ibarettir. Hak ile halk arasındaki vasıtaların azalıp vücûbun ahkâmı, imkânın ahkâmına galip geldiği sürece, o şey eşref (en şerefli) olur. Hak ile halk arasındaki vasıtalar çoğaldıkça, o şey düşük olur. Buna göre, Akl-ı Evvel ve Mukarrabûn melekleri, insandan eşref (daha şerefli), insan-ı kâmil de bunlardan ekmel (daha mükemmel) olur.

el-FARK BEYNEL-MÜTEHAKKIK vel-MÜTEHALLIK: Arapça. Tahakkuk ehli ile tahalluk ehli arasındaki fark. Mütehallık, kötü huylardan kaçınan, iyi ve övülen huyları, güzel özellikleri kendini zorlayarak cehd ile elde eden kişiye denir. Bu kişide ilâhî isimlerden izler vardır. Mütehakkık ise, bu özellikleri tahakkuk ettiren kendini Allahın sıfatlarına, isimlerine mazhar kılıp, beşerî özelliklerini silmiş yok etmiştir.

FARK-I CEM: Arapça cemin ayırımı veya ayrılması. Toplanma halinden fark haline geçiş. Zat-ı Ehadiyyet şuûnlarının ortaya çıktığı mertebelerde, Birin zuhur yoluyla çoğalmasıdır. Bu, Birin, kendi suretleri ile ortaya çıkan sırf itibarlardır, yani zihnî planda olan bir zuhur (ortaya çıkış) olayıdır.

FARK-I EVVEL: Arapça, ilk fark hali. Halk ve yaratılmış şekillerin bulundukları hâl üzere devam etmeleri sebebiyle, Hakdan perdelenmelerine fark-ı evvel denir.

FARK-I SANÎ: Arapça, ikinci fark. Halkı Hak ile görmek, perdesiz olarak vahdette kesret, kesrette vahdeti görmektir. Bir kimse, bu iki durumdan biri ile olur.

FARK-I TAM : Arapça, sûfinin, tüm dünya ilgilerinden uzaklaşıp, bütün varlığıyla Allaha yönelmesi ve bu şekilde meydana gelen dalma (istiğrak) hâlini anlatmak için kullanılan bir tabirdir. "Fena Fillah" tâbiri ile aynı anlama geldiği de söylenir.

FARK-I VASF: Arapça, sıfat ayırımı ve ayrılması demektir. Zâtın, vasfı ile vâhidiyet (birlik) hazretinde, ortaya çıkışını anlatan bir deyimdir.

FARUK: Arapça, Hak ile bâtılı ayırdeden, temyiz edebilen demektir. Tasavvuf ıstılahında, Cenab-ı Hakk için kullanılır.

FÂRUKİYYE: Hz. Ömer ®e nisbet edilen bir tasavvuf okulu.

FASL: Arapça, ayırım, ayrılma, bölüm vs. gibi mânâları ihtiva eder. Mahbûbdan umulanın kaybedilmesi. Bazı sûfi büyükleri şöyle der : Bir kimse "ben vâsıl oldum" zanneder, yahut iddia ederse, o kişi vâsıl değil, ayrı düşmüştür.
FATİHA: Arapça, açan, açıcı mânâsına gelir. Fatiha suresine, es-Sebul-Mesânî de denir. Manası, yedi çiftler demektir. Bu ifadedeki yedi; yedi nefsî sıfata işarettir ki bunlar hayat, ilim, irâde, kudret, semî, basar, kelâmdır. Hz. Peygamber (s) bir hadis-i şerifte şöyle buyurur : "Allah, Fatiha suresini, kulları ile kendisi arasında taksim etti. " Bu hadiste, vücûdun Hak ile halk arasında taksim olunduğuna işaret vardır. İnsan dışı itibariyle halk, içi (bâtını) itibariyle de Haktır. Vücûd da, bu şekilde zahir ve bâtın olarak taksim edilmiştir. Allahın, Fatihada açtığı vücûd kilitleriyle, insana işaret vardır. Fâtihanın kul ile, Allah arasında taksimi, halk durumundaki insanın hakikatinin Hak olduğunu gösterir. O, ubûdiyyet özelliklerini ihtiva ettiği gibi, rubûbiyyet sıfatlarını da ihtiva etmektedir. Zira Hak, insanın hakikatidir, O, Hak ve halktır. Allah, Fatiha Sûresini, Kendisine övgü ve kulunun duası arasında bölmüştür. Kul; hikmetli, gaybî, hibe olunmuş vücûdî olgunluklar ve yaratılmış gaybî şuhûdî noksanlıklar arasında ikiye bölünmüş durumdadır, işte bu, Fatihatül-Kitab ve es-Sebul-Mesânîdir.

FATİHA VERMEK: Tasavvufta, herhangi bir işe başlanırken, yahut duası makbul bir şeyh veya velîden, dileğinin kabul edilmesine medar olmak üzere, dua talebinde bulunmağa "Fatiha istemek" denilir. Kendisinden istenen kişi, kısaca bir gülbank okuyup "Fatiha" çeker. Bundan sonra "Allahümme salli âlâ Muhammedin ve âlâ âlihî ve sahbihî" denilip, Fatiha Sûresi okunur. Bu geleneğe "Fatiha istemek" dua istenen kişinin de "Fatiha" demesine, "Fatiha vermek" denilir.
"Bir işin fatihası çekildi" ifadesi, o işin artık başladığını anlatır.

FAZİLET: Arapça, olgunluk, erdemlilik, üstünlük gibi anlamları ihtiva eder. Fazilet insanın doğuştan getirdiği iyi yönlerinin, olgunlaştırılmış şekline denir. Ayrıca Tasavvufta esma cennetine de denir. Bu cennetin ehli, sayıca, meârif cennetinden azdır. Ancak, onların Allah katındaki derecesi daha yüksektir. Bunlar, ilâhî lezzet ehli diye anılırlar.

FAZLİYYE : Rıfaî tasavvuf okulunun kollarından birinin adı. Kurucusu, Seyyid Cemâleddin b. FazI Hindî-i Burhanpûrîye nisbetle bu adı almıştır. Şeyh Cemâleddin, 1535de Güceratta doğmuş, 1620de Burhanpûrda vefat etmiştir. Cemâliyye-i Halvetiyyenin Fazliyye şubesi ile karıştırılmamalıdır.

FEHM: Arapça anlamak demektir. Allahın sözünü ve hitabını anlama ve bunun gereğini yerine getirme. Keşf ve zevk yolu ile elde edilen bilgi.

FEHVÂNİYYE: Arapça, misal âleminde Hakkın doğrudan hitabta bulunmasına denir.

FENA: Arapça, fânî olmak, yok olmak mânâsına gelir. Nesnelerin, sufînin gözünden silinmesine fena denir. Zıddı bekâdır. Hind Nirvanası farklı bir muhtevaya sahiptir. Hind mistisizminde hiçlik, fenayı ifâde etmesine rağmen, islam tasavvufunda kul hiç olmaz, hiçin yerine Allahın sıfatları geçer. Bu, şu mânâdadır: Kul, insan olarak taşıdığı sıfatları ve huylan terkeder, fenaya ererek, tam hale gelir, olgunlaşır. Ancak, bu giden kötü sıfatların ve ahlâkın yerini, Allahta mükemmel olarak bulunan ilâhî sıfatlar veya ilâhî huylar alır. Yani Hind mistisizmindeki gibi, yokluğa gidiş, yokluk, hiçlik söz konusu değil, aksine mükemmel olan Allahın sıfat ve ahlâkında yenilenme, yükselme hususu gündemdedir. Kuşeyrî, fenayı üçe ayırır: 1. ilk fena, kulun kendinden ve kötü sıfatlarından fânî olması, 2. İkinci fena, Hakkı temaşa eden kulun, Hakkm sıfatlarından da fânî olması, 3. Üçüncü fena, Hakk m varlığında yok olan kulun, kendi fenasını görmesinden de fânî olmasıdır. M. İbn Arabi, fena kelimesine tasavvufî olmaktan ziyade, felsefî mahiyyette yedi mana verir ve bu açıdan değerlendirme yapar. Ona göre; fena, kulu Allaha ulaştırır. Bu durumda kul, bütün nefsî arzularını terkeder ve kendini Allahın irâdesine teslim eder.
Fena hali, kulun benliğinin kaybolması ile, tevhidin gerçekleşmesi demektir. Bu hal, tevhidin en yüksek derecesidir. Kul, Allah tefekküründe o derece boğulur ki, benlik bilincini de kaybeder hale gelir. Buna fena fit-tevhid denilir.
Fena halinde kulun niyetleri, davranışları, ahlâkî planda düzelme gösterir. Tefekkür planında görülen bu durum, fiillere de yansır.
Fena fillah tâbiri de şu şekilde açıklanır: Kulun zât ve sıfatının, Hakkm zât ve sıfatında fânî olması. Kul, bu durumda bütün dünyevî ilgilerinden uzaklaşır, Allahın birlik dergâhına tam bir teveccühle yönelir.

FELSEFE: Yunanca hikmet sevgisi anlamına gelen bir kelimenin (Philo=Sevgi, Sophia=Hikmet) Arapça ifade edilmiş şekli. Allahın ahlakıyla ahlâklanmak. Beşerî gücün imkan sağladığı oranda, sonsuz mutluluğu elde etmek için Tanrıya benzemek. Ancak sufîler, sevgi ve tasfiye yoluna önem verdikleri için; aklı, felsefeyi, hakikata ulaşma konusunda sınırlı ve olgun kabul etmezler.
FENA FİL-AŞK: Arapça, aşkta fânî olmak manasındadır. Vücûd-ı mutlak, aynı zamanda kemâl-i mutlak, cemâl-i mutlak ve hayr-ı mutlaktır. Cemâl, aşkı doğurur ve cemâl aşksız olamaz. Dünya üzerinde gördüğümüz her güzel, mutlak güzelden bir parçadır. Bu sebeple güzel olanı sevmek, Cemâl-i Mutlakı sevmek demektir. Mutasavvıflar, bundan hareketle, fena fil-aşk nazariyesini geliştirmişlerdir. Bu, fena fillah mertebesinin ilham ettiği bir fikir, bir akîde ve bir menzildir. Her şey, sonunda dönüp dolaşıp Vücud-ı Mutlaka varacağı gibi, aşk da sonunda aynı yere varacaktır. Âşık gerçekte Cemâl-i Mutlaka aşık olmuştur. Çünkü güzellik, Cemal-i Mutlaktan insan yüzüne düşen bir nur zerresidir. Aşk da, o nurun doğurduğu bir duygudur. Maşukun güzelliğinde, Cemâl-i Mutlak sezildiği için, âşık, ruhunu derece derece saflaştırarak, heyecandan buhrana, buhrandan vecde, vecdden istiğraka geçerek, tıpkı Kemâl-i Mutlaka ve Hayr-ı Mutlaka karşı duyulan hayranlık yüzünden, fena fillah mertebesine erenler gibi, fena fil-aşk merhalesine ulaşır. Artık o menzilde, aşk, âşık ve maşuk birleşir, Cemâl-i Mutlak da mahvolup gider. Fena fil-aşk sırrına erenler, bütün beşerî duygulardan sıyrılarak ilâhîleşirler, Rabbânîleşirler.

FENA FİL-KUSÛD: Arapça, isteklerde fâni olmak demektir. Kulun kendi şahsî irâdesini yok ederek, onun yerine İlâhî irâdeyi koyması. Yani bütün hareketlerini, kendi irâde ve arzusuna göre değil, Rabb Teâlâ hazretlerinin isteğine göre yapması.

FENA FİLLAH: Arapça, Allahda fani olmak demektir. Kulun zât ve sıfatının, Allahın zât ve sıfatında fani olmasıdır. Dünya ilgilerini tam anlamıyla ortadan kaldırarak, Allaha yönelmek demektir. Bu yönelişte istiğrak hâli meydana gelir. Sûfi bu makama ulaşmak için, her şeyi terkeder. Tıpkı bir ölünün dünyayı terkedişi gibi. işte buna "ölmeden önce ölmek" denir. Ölen kişi nasıl Allaha rücû ederse, bu makama gelen kişi de Allaha vâsıl olmuş, Ona rücû etmiştir. Hz. Peygamber (s) bu konuda, "yaşayan ölü görmek isteyen, Hz. Ebû Bekre baksın" demiştir. Gerçekten bütün varlığını Allah yolunda sarfetmekte tereddüt göstermeyen Hz. Ebû Bekir, ölmeden önce ölmenin sırrına ermiş bir sahabî-i celîl idi.

FENA FİL-PÎR: Pîr; Farsça ihtiyar, şeyh gibi manaları ihtiva etmekle birlikte, bu terim, şeyhte fâni olmak anlamına gelir. Bütün varlığını şeyhin manevî varlığında eritmek, fena fil-pîr diye tâbir olunan bir haldir. Müridin bağlı olduğu tarikatın ilk efendisi, Rasûlullahın yolundan giderek, kendini Ona benzetmeye çalışan kâmil bir mümin tipidir. Mürid, bu örnekliği nedeniyle onu taklid ederek, kendisini sûreten ve sîreten ona benzetmeye çalışır. Hedef müridin aynı olgunluğa ermesidir.

FENA FİR-RASÛL: Arapça, Rasûlullahda fâni olmak. Müridin bütün varlığını Rasûlullah (s)ın şahsiyetinde yok etmesi manasına gelir. Mertebe olarak Fena fil-Pîr (Fena fiş-Şeyh)den sonra, Fena Fillahdan önce gelir. Hz. Peygamber (s)i tam olarak taklid ve Ona uymakla, bu hal teşekkül eder.

FENA FİŞ-ŞEYH: Arapça, şeyhte fâni olmak demektir. Müride göre şeyhi, gözü önünde görmekte olduğu en olgun müslüman tipidir. Mürid onun bütün söz ve hareketlerini taklid edip kendini ona benzetmeye çalışarak, onun şeklinden hareketle, sahip olduğu manaya ulaşır. Buna, suretten sîrete intikâl de denir.

FENA FİŞ-ŞUHÛD: Arapça şuhûdda fâni olmak demektir. Sûfinin Allahdan başka bir şey görmemesi. Buna Vahdet-i Şuhûd mertebesi denir. Bu, "la mevcuda illallah" sırrı olarak da kabul edilir.

FENA FİL-VUCÛD: Varlıkta fena olmak anlamında Arapça bir ifade. Fena derecelerinden birisi de, herşeyde Allahı görmek ve bilmektir ki, bu hale zevkle ulaşılır. Bu hali elde edenler "la mevcûde illallah" derler.

FENÂİYYE: Kütahyalı Fenâî Ali Efendi tarafından kurulmuştur. Celvetiyyenin kollarından bir tasavvuf okuludur.

FENÂRİYYE: Rifâiyyenin kollarından biridir. Şeyh Şemseddin Muhammed b. Hamzetül-Fenârî (ö. 834/1431) tarafından kurulmuştur.

FERAH: Arapça, sevinmek manasına bir kelime. Sevgiliye yakın olma halinin verdiği huzur haline, ferah denir.

FERÂŞET-İ ŞERİFE: Feraset, Arapça süpürmek anlamına gelen bir kelimedir. Kabeyi ve Peygamber Efendimiz (s)in türbelerini süpürme görevine, "ferâşet-i şerife" adı verilir. Bu işi yapacak kişiye "Ferâşet-i Şerife Beratı" verilirdi. Bu görevlinin istanbulda bir temsilcisi olurdu ki buna, "Ferâşet-i Şerife Vekili" denir. Ankarada ikamet eden Ekrem Nursel Bey, bir sohbetinde, bu konu mevzû-ı bahs edildiğinde, bize, muhterem babalarının, Sultan II. Abdülhamidin yaveri olduğunu ve padişah tarafından bu mümessillik şerefiyle ödüllendirildiğini anlatmıştı.

FERECÎ: Mevlevî derviş (can) lerinin giydikleri önü açık hırkaya, "ferecî" denir. Mevlevî hırkaları, önceleri bornoz şeklindeydi ve yakadan geçme idi. Dervişin biri, manevî kabz sırasında, teessüründen yakasını yırtarak hırkanın önünü açtı. Hırkasının önünün açılması kendisine ferahlık verdiği için, bu hırkaya, o mânâya gelmek üzere "ferecî" adı verildi.

FERİB: Farsça, aldatma, kandırma, oyun anlamında bir kelime. İlâhî mekr, İlâhî istidrac.

FERYÂD: Farsça, çığlık demektir. Mecburi ve yüksek sesle yapılan zikir. Kendinden geçerek ve kendini bırakarak yüksek sesle Allaha yalvarma.

FETÂ: Arapça, yiğit anlamında bir kelime. Fütüvvet yoluna giren kişilere, fetâ denir. Tasavvufta ıstılah olarak, "la seyfe illa zülfikar ve la fetâ illa Ali" (Zülfikardan başka kılıç, Hz. Aliden başka yiğit yok) hadisinden girmiştir. O, kendisi muhtaç iken elindeki yiyeceği her gün sırayla miskin, yetim ve esire vererek (İnsan/8) nefs hayvanını yenme başarısını göstermişti. Onun savaşlardaki yiğitliği, gaziliği, tasavvufa itici bir motif olarak geçmiş ve bu ruh, Abdalan-ı Rum, Ahiyyan-ı Rum vs. gibi oluşumlara yol açarak, Anadoluyu İslamlaştırmıştı.

FETH: Arapça açmak anlamına gelen bir kelime. Bu terim "Biz sana apaçık bir fetih nasib ettik" (Fetih/1), "Üzerlerine herşeyin kapısını açtık" (Enam/44), "Belki Allah fetih, ya da kendi katından bir iş getirir de, onlar içlerinde gizlediklerine pişman olurlar" (Maide/52) âyetlerinden kaynaklanan bir terimdir. İlk âyette feth; İlâhî ilim, rızk ve hidâyet, gibi manaları ifade etmektedir. Sufi, Allah yolunda riyazetler ve ibâdetlerle mücâdelesini sürdürür. Sonunda, Mevlası ona Fethi nasib eder. İşte o zaman, sâlik zahirî ilimlerde yetiştikten sonra, İlâhî ilimlere de nüfuz etmeye başlar. Şaziliyyenin kurucusu Ebul-Hasan eş-Şâzilî bu şekilde oluşan bir fetihte, Hizbul-Feth virdiyle şereflenmiştir. Olayın cereyan tarzını Şazilî Hazretleri şöyle anlatır:
"Irakta Abdüsselâm İbn Meşiş Hazretlerinin nerede olduğunu (K. Afrika) öğrendim ve hemen onu bulmak üzere yola çıktım. Sonunda, yaşadığı mağaranın bulunduğu dağın eteklerine ulaştım.
Bir pınardan tertemiz su ile gusül abdesti aldım. Zamanın kutbu Abdüsselamdan istifade etmek üzere kalbimden ilim ve amelimin izlerini sildim, yokluk elbisesi (fakrı)ni giydim. Tam bir hiçlik duygusuyla, ağır ağır dağa tırmanmaya başladım. Çok geçmeden bir de baktım ki, Abdüsselâm İbn Meşiş, yukarıdan aşağıya doğru ağır ağır iniyor. Karşılaştığımızda selamlaştık. Peygamber (a) Efendimize kadar bir silsile halinde, tamamen doğru olarak sülalemi tek tek saydı. Sonra "ilmin ve amelinden soyunarak, hiçlik duygusuyla bize geldin. O halde dünya ve ahiret zenginliğini bizden alman, sana nasib olacaktır" dedi. O sırada beni bir dehşet kapladı, Şeyh Abdüsselâm Hazretlerinin yanında günlerce kaldım. Sonunda Allah © basîretimi açtı. Allah ©m Şazilî Hazretlerine açtığı Hizbul-Feth (veya Hizbul-Envâr)ın bir kısmı şöyledir:

La ilahe illallah nurul-arş
La ilahe illallah nuru levhillah
La ilahe illallah nuru Rasulillah
La ilahe illallah Ademu halifetullah
La ilahe illallah Nuh Neciyyullah
La ilahe illallah İbrahim Halilullah
La ilahe illallah Musa Kelimullah
La ilahe illallah İsa Ruhullah
La ilahe illallah Muhammedun Habîbullah
La ilahe illallah el-evliyau ensarullah La ilahe illallah el-Enbiyau Hâssatullahi La ilahe illallah el evliyau ensarullah
el-FETHUL-KARÎB: Arapça, yakın fetih demektir. Nefsin menzillerini (makamlarını) geçen sâlik için açılan kalb makamı ve bu makamda kalbin ortaya çıkan sıfat ve olgunlukları. "...Allahtan bir zafer ve yakın bir fetih..." (Saff/13) âyeti bu yakın fethi gösterir.

el-FETHUL-MUBÎN: Arapça, açık feth (açılma) anlamındadır. Kalbin sıfatları ve kemalatın ortaya çıkması için, ilâhî isimlerin nurlarının tecellilerine ve velayet makamından kula açılan şeylere "Feth-i Mübîn" denir. "Muhakkak biz sana apaçık bir fetih nasib ettik." (Fetih/l) âyeti ile bu hususa işaret edilir.

el-FETHUL-MUTLAK: Arapça, mutlak fetih (açılma) demektir. Fütuhatın en alâ ve en mükemmelidir. Zat-ı ehadiyyetin tecellisini, ayn-ı cemde, mâsivadan tümüyle fâni kılıp istiğrak halinde bulunmayı ifade eder. "Allahın zaferi ve fethi geldiği zaman..." (Nasr /1) âyetiyle bu hususa işaret olunur.

FETHULLÂHİYYE: Çiştiyye tasavvuf okullarından biri olup Fethullah el-Acemî tarafından kurulmuştur.

FETK-RETK: Arapça, birleşme, ayrılma anlamına gelen iki kelime. Mutlak maddenin, türlerin şekilleri halinde tafsili olarak zuhura gelmesi veya vâhidiyyet mertebesinde gizli olarak bulunan nisbî isimlerin ortaya çıkmaları, çokluk yerine birliği görme hali retk, bunun aksi ise fethtir. "Göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık" (Enbiya/30) âyetiyle bu hususa işaret edilir.

FETRET: Arapça, zaman açısından ara, aralık manasına gelen bir kelime. Kaşânînin buna getirdiği tanım, başlangıç halinde gerekli olan istek ateşinin sönmesi, şeklindedir. Manevî eğitimde, sâlikte görülen gevşeklik hali.

FEVÂİD: Arapça faydalar anlamına bir kelime. Sır olan şeyi anlamaya fevâid denir.

FEVT: Arapça, bir şeyin elden kaçırılması demektir. Sevgiliden beklenen şey, sevgilisi ile birleşen aşıkın, ondan farklı olduğunu anlaması. Yahya b. Muaz er-Râzî "Fevt, mevt (ölüm) den daha zordur. Çünkü fevt, Hakktan; mevt, halktan ayrılmaktır.

FEYZ: Arapça, taşmayı ifade eder. İlâhî tecelli, bu kelime ile anlatılır. Zira bu tecelli heyulam özelliktedir. Tecelli, tecelli edene göre belirir veya kayıtlanır. Zira tecelli; onun için, vücudu olmayan sabit bir ayndır. Bu tecelli, ona nisbetle vücûdî tecelli olur ve bu, vücûdu ifade eder. Kendisine tecelli gelen de, hâriçte mevcud olur. Bir başka tanıma göre, âlemin Allahtan, derece derece fakat devamlı bir surette iniş tarzı ile ve başka bir mevcudu meydana getirmek özelliğine sahip olarak tekamülüne ve bunun İlâhî nazar altında devamı, manasında kullanılan bir terimdir. Feyz her an tecelli etmekte (ortaya çıkmakta) dır. Varlıklar, bu feyz vasıtasıyla meydana gelir. Ancak bu varlık, zâtlarındaki imkan sebebiyle yok olmakta, fakat Hakkın feyziyle aynı zamanda var olmaktadır


Sitemize Uye Olmadan Linkleri Goremezsiniz. Lutfen Giris Yapin veya Kayit Olun..


27-02-2008 06:17 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul
Derbent
Administrator
*




Üye Bilgileri
Mesaj Sayısı : 1,574
Üye no : 2
Durum :
 Rep BiLgisi
Rep Derecesi : 13
Rep Ver :

Mesaj: #14
Ynt: Tasavvuf Sözlüğü


FEYZ-İ AKDES: Arapça, en kutsal feyz demektir. Feyz-i Akdes; önce ilim, sonra, ayn mertebesinde, nesneler ve yeteneklerinin var olmasını gerekli kılan zâtî-hubbî tecellidir. Bu, ilâhî ilimde subûtü vâcib olan tecellidir.

FEYZ-İ MUKADDES: Ayân-ı sabitenin yeteneklerine göre hariçte ortaya çıkışına "feyz-i mukaddes" denir. Yani sabit aynların İlâhî ilimle sübût bulması "feyz-i akdes" sonucu iken, yine onun hariçte sûrî (şeklî) olan mümkinattaki ortaya çıkışı "feyz-i mukaddes" neticesinde olmaktadır. Bu durumda mevcud (varolan) mümkinler ile sabit aynlar aynı şeyler değildir. Mevcud (var olan) mümkinler yani şu dış âlemde var olan nesneler, sabit aynların, "feyz-i mukaddes" vasıtasıyla gözle görülür alanda ortaya çıkan suret (şekil) leridir. Feyz-i mukaddes, feyz-i akdes üzerinde tertib olunmuştur. Feyz-i akdes ile âyân-ı sabite ve onlardaki aslî istîdât (yetenek) ler, ilim (bazm)de meydana gelir; feyz-i mukaddesle o ayan, levazım ve tevâbiiyle dış âlemde husul bulur.

FEYZİYYE: Halvetiyyenin Sümmaniyye koludur. Halvetiyye de denir. Feyzüddin Hüseyn es-Semânî (ö. 1309/1891) tarafından kurulmuştur.

FEYZ-İ İLÂHÎ: Arapça, ilâhî feyz demek- tir. Doğrudan Allahdan gelen feyz.

FEYZ-İ İSNADI: Şeyh ve müridlere, silsilede yer alan meşâyıh-ı kiram vasıtasıyla gelen feyze; feyz-i İlâhî denir. Bazı tasavvuf okullarında, bu feyzi elde etmek üzere, şiir halinde yazılmış silsileler belli bir makamda okunur ve silsiledeki sâdâtın ruhlarına Kuran hediye edilir.

FIKH-I BÂTIN: İç hallere ait fıkıh anlamında Arapça bir ifade. İslâm hukukuna "Fıkıh" veya "Fıkh-ı Amelî": Akâid ve kelama "Fıkh-ı İtikâdî"; Tasavvufa da "Fıkh-ı Bâtınî" veya "Fıkh-ı Vicdanî" denir.

FIRKA-İ NACİYE: Arapça, kurtulan bölük, kurtulan parti veya grup anlamında bir ifade. Kurtuluşa eren, cehennemden kurtulan, doğru yola eren grup. Doğru yoldan sapanlara "Fırka-i Dâlle" denir. Bu görüşe göre fırkalar (gruplar) dan biri fırka-i nâciye, yani ehl-i sünnet, diğer 72si ise fırka-i dâlle olup toplam 73tür. Sapık fırkalar, 20 Mutezile, 20 Şia, 22 Havâric, 5 Mürcie, 3 Neccariyye, 1 Cebbariyye, 1 Müşebbihe olmak üzere 72dir. Bu husus şu hadis-i şerife dayandırılır: "Yakında ümmetim 73 parçaya ayrılacaktır. Bunların hepsi cehennemlik, bir tanesi cennetliktir."

FİRAK: Arapça, ayrılık demektir. Vahdet (birlik) makamından uzak kalmak.

FİGAN: Farsça, acı acı bağırmayı ifade eder. iç hallerin dışa vurulması, dert yanma, içini dökme.

FİİL: Arapça, yapmak, iş gibi anlamları olan bir kelime. Mümkinin imkandan vücuda sarfedilmesine, fiil denir. Fiiller cenneti: Leziz yiyecekler, hazırlanmış içecekler, güzel hanımlar cinsinden, işlenen sâlih amellerin sevabı olarak surî (şeklî, maddî) cennetten ibarettir. Buna ameller cenneti denildiği gibi, nefs cenneti de denir.

FİKİR: Arapça, düşünmek demektir. Kalbe bir üçüncü marifeti elde etmek üzere, iki marifeti kazandırmaktır. Buna örnek olarak âhiretin hayırlı ve sürekli olduğunu tanımak gösterilir. Bu durumda hayırlı ve sürekli olan, iradeye bağlı olarak tersine de dönebilir.
Tefekkürden hedeflenen şey, kalbte ilim tahsil etmektir. Bu da, hâli, fiili gerektirir. Kulun kurtuluşu da, fiil ve hâl vasıtasıyla olur. Yani hâl ve fiil, ilmin meyveleridir, ilim ise, tefekkür (düşünme)ün meyvesidir. Her konuda düşünülebilir, ancak Allahın zâtı hakkında düşünülemez, zira "basiretler onu idrak edemez" (Enam/103).

FİRAR: Arapça, kaçmak demektir. Halktan Hakka kaçmak. Bunun birkaç mertebesi vardır. İlki cehilden bilgiye kaçmak, ikincisi haberden sunuda (işitmekten görmeye) kaçmak, üçüncüsü Hakkın gayrisi herşeyden hatta şuhûddan da kaçmak. Kuran-ı Kerimde de bu hususa şu âyetle işaret olunur: "Allaha kaçınız" (Zâriyat/50). Kul, korktuğu şeyden firar eder, kaçar. Bu âyete göre Allahtan başka hiçbir şey, sığınılacak bir dost değildir. Hatta "mallarınız, evlatlarınız bir fitnedir..." (Tegabun/15). Bunun için "Ağaca dayanma kurur, duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür, dayan kul Allaha dayan" yani Allaha kaç Ona sığın denmiştir.
FİRÂSET: Arapça, görüş, tahmin ve anlamada dikkatli düşünüp isabetli olma anlamında bir kelime. Yakînin açılması, gaybın görünmesi. Firâset, iman makamlarından birisidir. Hz. Resûllullah (s) "müminin firâsetinden korkunuz; zira o, Allahın nuru ile bakar" buyurur. Bu hususa işaret eden çeşitli âyetler vardır: "Allahın göğsünü İslama açtığı kimse, Rabbından bir nur üzere değil midir? "(Zümer/22), "Ölü iken kendisini diriltiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan hiç çıkmayan kimse gibi olur mu?" (Enam/122). Allah tarafından nura mazhar olmuş kişi ile, olmamış kişiyi anlatan bu âyetlerden şu manzara ortaya çıkmaktadır: 1. Allahtan bir nura sahip olan kişi, yürüme, hareket edebilme, aktiflik özelliğine sahip iken, 2. Bu nurdan mahrum olan karanlığın pasifliği içinde kalmakta, etrafını çeviren âlemi aşamamakta, oluşa katılmaktan, hakikate ulaşmaktan mahrum kalmaktadır.
Kuranda, bu nura ulaşmanın, iman ve amel (veya bilgi ve amel) bütünlüğünü elde etmeğe bağlı olduğu ifade edilir. Yani bu nur, amelsiz ilimle elde edilemez. "İnanıp yararlı iş yapanları, zulümât (karanlıklar) dan nur (aydınlık) a çıkarsın..." (Talâk/11). Eskiden bilgisini yaşamayanlara, âlim denmezdi.
Firâset, herkesde az veya çok vardır. Bu umûmîdir. Bazı ipuçlarına bakarak bazı doğru sonuçlara varma gibi. Buna tabîi firâset denir. Bir de, Allahın bazı kimselere lütfettiği, kalbî ilhamla bir şeyi sezip bilme şeklinde hususî firâset vardır ki, buna da ilâhî lütuf sonucu olan firâset denir. Tevessüm, firasetin eş anlamlısı olarak kullanılır. Tevessüm, teferrüs, yani nüfuzlu marifet, yahut basiret manasınadır. Mütevessimler müteferrislerdir. Nitekim âyette şöyle buyurulur: "Şüphesiz bunda mütevessimîn (işaretten anlayanlar) için (nice) ibretler vardır" (Hicr/75).

FİRDEVSİYYE: Kübreviyyenin Hindistandaki kolu. Kurucusu Rükneddin el-Firdevsî (ö. 724/1 323)dir.

FİTÂM: Arapça, çocuğun sütten kesilmesi anlamına gelir. Müridlerin, şeyhlerinin yanında süt emdikleri zamanlar olduğu gibi, sütten kesildikleri zamanlar da vardır. Süt emme zamanı; müridin şeyhin sohbetinde bulunduğu zamandır ki, bu esnada, müridin şeyhinden izinsiz olarak ayrılmaması icab eder. Ancak şeyh, sütten kesilecek kadar büyüyüp olgunlaştığını anlayınca, onun ayrılmasına müsaade eder. Bu durumda mürid, artık kendi başına hareket etme becerisini elde etmiştir. Böylece, Allah tarafından zorlandığı problemlerin çözümü ona açıklanır, olmuştur. Mürid bu noktaya gelince, yani şeyhinden aldığı feyiz ile olgunlaşınca, şeyhin sohbetinden ayrılma zamanı gelmiştir. Artık feyzi şeyhten değil, direkt Allahtan alabilme yetisini elde etmiştir. Karnını doyurmak için kendi gücü yetmektedir, annesinin sütüne ihtiyacı kalmamıştır. Yani şeyh, müridini Allahı sevme okyanusunun kenarına getirir bırakır, bundan sonrası artık ona kalmıştır. Akşemseddinin dediği gibi; "Şeyh, kulu Allaha, Allahı da kula sevdiren kişidir".

FUÂD: Arapça, kalp demektir. Yedi tavrın (etvar-ı seba) üçüncüsü olup, İlâhî tecellileri temaşa (seyretme) yeridir. Kurânda, fuâda işaret eden âyet şudur: "Gözün gördüğünü, fuâd (kalp) yalanlamadı" (Necm/1 1 ).

FUKARA: Arapça, fakirler demektir. Sâliklere; mürid, derviş gibi isimler verildiği gibi fukara da denir. "Kendisine hiçbir şeyin sahip olmadığı ve kendisi hiçbir şeye sahip olmayan kişiye, sufî denir". Bu tarif, tasavvuf yolunu tutanların, özgür kişiler olduğunu gösterir.

Fukara kalbine kim dokuna,
Dokuna sinesi Allah okuna.
Lâ-Edrî

FUKARA-I BABULLAH: Arapça, Allah kapısının muhtaçları, dilencileri demektir. Bu tabir dervişler için kullanılır.

FUKARA KEŞKÜLÜ : Bazı tasavvuf okulları, eskiden nefis terbiyesi için, manevî eğitimin başlangıcında, halktan birşeyler istemeye çıkarlardı. Ellerinde, keşkül denen çukur bir kap ile dolaşırlar. İçini doldururlar, sonra da getirip şeyhe teslim ederlerdi. Şeyh de bunları, halkın yoksul kesimine dağıtırdı. Keşkülün içinde, ekmek, buğday, düğme, ip, para vs. gibi herşey, karmakarışık halde bulunur, bu yüzden; karmakarışık şeyler hakkında "fukara keşkülü gibi" deyimi kullanılırdı. Süt, pirinç unu, badem yağından pişirilip, üzerine ceviz, badem ve nar tanesi serpiştirilen sütlaç türü bir tatlıya da keşkül adı verilir.

FURKAN: Arapça, ayırt edici anlamında bir kelime. Nevilerinin ihtilafına göre, sıfat ve isimlerin hakikatına furkan denilir. İtibarları bakımından bütün sıfat ve isimler başkalarından ayrılır. Fark,
isim ve sıfatları açısından Hakkın nefsinde husule gelir. Kaşanîye göre furkan; Hak ile batıl arasını ayırt eden tafsilin bilgisi iken, Kuran; hakikatlerin tümünü kendinde toplayan ledünnî, icmali bilgidir.
Yani furkan tafsîlî; Kuran icmalî bilgidir. Furkan fark, Kuran cem hali ve makamıdır.

FURUHTEN: Farsça, satmak, elden çıkarmak anlamında bir kelime. Yüce Allah karşısında, kulun çaba ve tedbirini terketmesi.

FURU-I ESMA: Arapça, isimlerin tefer- ruatı, dalları anlamında bir ifade. İlâhî isimlerin bir kısmı için kullanılan bir tabir, isimler önce ikiye ayrılır: 1. Usûl-ı esma, 2. Furu-ı esma. ilki, tasavvuf okullarında asıl olan ilâhî isimlerdir. Bu durumda furu-ı esma, ikinci derecedeki isimler demek olur. Ancak hangi isimlerin usul (birinci veya esas), hangi isimlerin furû (ikinci, teferruat) olduğu hususu, tasavvuf okullarına göre değişir. Bazen birinde usûl olan diğerinde furû; birinde furû olan öbüründe usûl olabilir.

FÜTUHAT: Arapça, açılmalar demektir. Beklenmedik birşeyin ele geçmesi. Zahirdeki fütûha "Fütuhûl-ibade", batmdakine de "fütuhûl-halâve" denir. Bu iki fütûhtan başka, bir de "fütûhul-mükâşefe" vardır.
Rızık, ibâdet, ilim, marifet, keşf vs. gibi maddî ve manevî nimetlerin sâlike açılması, gaybî kemal halleri ile ortaya çıkma şeklinde tanımlar getirilen futûh; manevî feyz, gönül açıklığı gibi manaları da ihtiva eder. Bu konuda bazı atasözleri ve deyişler vardır: "Bugün bir yerden fütuhat oldu". Bu beklenmeden gelen yardım için kullanılır. "Erenler.bugün fütuhatta bulundular". Bu da, himmet yoluyla, mürşidlerin müridlerine feyz aktarması anlamında kullanılan bir deyimdir. "Erenlerin fütûhâtıyla sorularına cevap verdim" Bu deyim de tevazu için kullanılır. Elde edilen başarıların, kişinin kendinden değil, büyüklerin duasıyla gerçekleştiği hususu bu deyimle vurgulanır.

FÜTUR : Arapça, yarma, yarık, belirme (taayyün) ve ona bağlı olanlar sebebiyle halkın, Haktan seçilir haler gelmesi, farklılaşması.

FUZÛL: Arapça, zarurî olmayan eşya, mal, lüzumsuz davranış. Bir lokma, bir hırkanın dışındaki herşey, lüzumsuz (fuzulî) dur.

FÜTÜVVET: Gençlik, erlik, yiğitlik anlamında Arapça bir kelime. İlk defa Nasır Lidinillah (566/575) tarafından kurulmuş, bir fedakarlık, mertlik, yiğitlik örgütü. Horasanîler, yani Melâmetîler,esnaf ve zanaat erbabını teşkilatlandırarak, loncalar oluşturmuşlardır. Bu organizasyon 3 kıtaya yayılarak, sosyo-ekonomik hayatın temel direği olma fonksiyonunu icra etmişlerdir. Horasandaki fütüvvet teşkilatlanmasının Anadoluya yansıması, Ahilik adıyla olmuştur. Osmanlı Devletinde bu teşkilat, 1908 yılına kadar varlığını sürdürmüştür.
Ahilik, başta İbn Batuta (XIV. yüzyıl) olmak üzere, çok sayıda yabancının dikkatini çekmiştir. Ahilerin özelliklerini şöyle sıralamak mümkündür:
1. Zaviyelerine gelenlere nazik ve kibar davranırlar.
2. Yabancıların karınlarını doyururlar.
3. Gelen misafirlerin her türlü ihtiyaçlarını karşılarlar.
4. Halka zulmeden zalimlerle savaşırlar.
5. Her ahînin mutlaka bir işi ve sanatı vardır.
6. Başlarında, aralarından seçtikleri bir reis bulunur.
7. Seçilen reis, bir zaviye kurar.
8. Reis, zaviyenin içini tefriş ederek, her türlü ihtiyacını karşılar.
9. Bu gençler, gündüz kendi işlerinde çalışırlar.
10. Günlük kazançlarını ikindiden sonra reislerine getirirler.
11. Toplanan bu paralar, zaviyenin, yiyecek, içecek gibi, çeşitli giderleri için sarfolunur.
12. Şehre gelen yabancıları, zaviyeye davet ederek orada misafir ederler.
13. Eğer misafir edecek bir yabancı bulamazlarsa, kendileri toplanıp yemek yer, ilahi söyler, zikir çeker, sema ederler.
14. Sabah namazını kıldıktan sonra işyerine gitmek üzere zaviyeden ayrılırlar.
Rahmetli Hilmi Ziya Ülken (Ord. Prof.)in ifade ettiği gibi, bu zaviyeler topluma sosyal âdab-ı muaşereti öğreten kurumlardı. Bu kurumlar, kaldırıldığında o görevi yerine getirecek yapısallaşmaya gidilmediği için sosyal ahlâk dejenerasyonu bugünkü noktalara gelmiştir.

FÜTÜVVETNÂME: Eskiden esnaf teşkilatı ile, bunların uymaları gereken usul ve kaidelerden bahseden eserlere verilen addır


Sitemize Uye Olmadan Linkleri Goremezsiniz. Lutfen Giris Yapin veya Kayit Olun..


27-02-2008 06:17 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul
Sayfa (2): « İlk < Geri 1 [2] Son »
« Önceki | Sonraki »
Konu Kapalı  Konu Gönder 

Benzeyen Konular
Konu: Yazar Cevaplar: Görüntüleyenler: Son Mesaj
  Tasavvuf ve Tarîkatler Seyyah 1 69 30-01-2008 04:17 PM
Son Mesaj: sefir

Yazdırılabilir Bir Sürümü Görüntüle
Bu Konuyu Bir Arkadaşına Gönder
Bu Konuya Üye Ol | Bu Konuyu Favorilerime Ekle

Forumlar Arası Geçişi